Felsefe okumalıydım ben. Bunun başka yolu yoktu. Aklımın kurtuluşunun sırrı buradaydı, belki de aklımı kaybedip, yitirmenin? Dışımdaki sonsuz kainatı ve içimdeki sınırsız evreni, kafatasımın içine gizlenmiş beynimin içine gömülmüş soyut aklın inilemeyen derinliklerini öğrenmeliydim. Ben bir doktor gibi kesip biçemezdim insanları. Os frontalenin arkasında gizlenen o aksonların elektriği ile çoşan beynin soyut kıvraklığı cezbediyordu beni, fasiyal venler değil.
Zorlu mukavemet ve termodinamik dersleri ile dünyaya küsen makine mühendisleri gibi AutoCad ile metalden geometrik şekiller çizmek gibi küçük işler değildi benim derdim. Bu kadar basit olamazdı, ben kainatın geometrisini çizeni anlamalıydım. Neden yerlerde ve gökte durmak bilmeyen bir devinim var? Kim bunca şeyin ardındaki gizemli elin sahibi? Varsa bir tanrı, neden bunca şeyi, uçsuz bucaksız kâinatı yaratıp bizi de dünya denen bu sulak kaya parçasının üzerine hapsedip bırakmıştı? Uçsuz bucaksız evrende eşi az bulunan bu kadar güzel masmavi bir gezegende neden bunca ölüm, kıtlık, savaş ve yoksulluk yaşanıyordu? Adil ve rahman bir tanrı varsa, neden çocuklar açlıktan ölüyordu? Tek bir emirle her seyi yaratacak güçte olan bu yüce varlığın bizimle olan derdi ne idi?
Ne istiyordu tanrı bizim gibi basit organizmalardan? Bizim O’na koşulsuz itaatimiz onun ne işine yarayacaktı? Madem tüm kainat onu tesbih ediyor onun emriyle devinim içinde milyarlarca yıldır itaatkar varlığını koruyorsa? Peki ya yüzbinlerce ışık yılı büyüklüğündeki bu kainatta, neden ölmemiz gerekiyordu bizim ve ölünce ne olacaktı bize? Ölüm bir son muydu? Yoksa bir başlangıç mı? Ya da sadece bir geçiş, ruh sıçraması mı? Reankarne olup geri gelecek isek, buna kim, nasıl ve neye göre karar veriyordu?
Yıldızlarla dolu parlak bir gecede kafanızı yukarı kaldırıp baktığınızda, şaşırmak ve acz duymaktan başka ne yapabilirsiniz ki? Milyarlarca yıldız, samanyolu, nebula ve sayısız güneş ve gezegenler ne işe yarardı? Elbette gördüğümüz ya da gördüğümüzü zannettiğimiz bunca şey sadece bir simülasyon değil ise?
Bu ve benzeri sorulara binlerce yıldır cevap arıyor insanlar. Felsefe dedikleri şey de böyle doğmamış mıydı zaten? Bu soruların ağırlığı altında delirenler, inzivaya çekilenler, toplumdan kaçıp uzaklaşanlar, dünyaya küsenler, intihar edenler olmamış mıydı?
Ben de kısmen bu sorulara cevaplar ararken, delilik ve ateizmin sınırlarını zorlamış fanilerden biriydim. Çok soru sorup, az cevap alınca, çözümsüzlük giderek beyninizde derinleşip kalbinizde ağırlaştıkça, hem çevrenize, hem içinde yaşadığınız topluma, hem de kendi öz varlığınıza yabancılaşıp, kopup gidiyorsunuz yeryüzünden. Bazı dönemler ruhen pek stabil olduğum söylenemez.
Akıl sağlığını ve dinginliğini yitiren insanlardan
Felsefe okumalıydım ben. Bunun başka yolu yoktu. Aklımın kurtuluşunun sırrı buradaydı, belki de aklımı kaybedip, yitirmenin? Dışımdaki sonsuz kainatı ve içimdeki sınırsız evreni, kafatasımın içine gizlenmiş beynimin içine gömülmüş soyut aklın inilemeyen derinliklerini öğrenmeliydim. Ben bir doktor gibi kesip biçemezdim insanları. Os frontalenin arkasında gizlenen o aksonların elektriği ile çoşan beynin soyut kıvraklığı cezbediyordu beni, fasiyal venler değil.
Zorlu mukavemet ve termodinamik dersleri ile dünyaya küsen makine mühendisleri gibi AutoCad ile metalden geometrik şekiller çizmek gibi küçük işler değildi benim derdim. Bu kadar basit olamazdı, ben kainatın geometrisini çizeni anlamalıydım. Neden yerlerde ve gökte durmak bilmeyen bir devinim var? Kim bunca şeyin ardındaki gizemli elin sahibi? Varsa bir tanrı, neden bunca şeyi, uçsuz bucaksız kâinatı yaratıp bizi de dünya denen bu sulak kaya parçasının üzerine hapsedip bırakmıştı? Uçsuz bucaksız evrende eşi az bulunan bu kadar güzel masmavi bir gezegende neden bunca ölüm, kıtlık, savaş ve yoksulluk yaşanıyordu? Adil ve rahman bir tanrı varsa, neden çocuklar açlıktan ölüyordu? Tek bir emirle her seyi yaratacak güçte olan bu yüce varlığın bizimle olan derdi ne idi?
Ne istiyordu tanrı bizim gibi basit organizmalardan? Bizim O’na koşulsuz itaatimiz onun ne işine yarayacaktı? Madem tüm kainat onu tesbih ediyor onun emriyle devinim içinde milyarlarca yıldır itaatkar varlığını koruyorsa? Peki ya yüzbinlerce ışık yılı büyüklüğündeki bu kainatta, neden ölmemiz gerekiyordu bizim ve ölünce ne olacaktı bize? Ölüm bir son muydu? Yoksa bir başlangıç mı? Ya da sadece bir geçiş, ruh sıçraması mı? Reankarne olup geri gelecek isek, buna kim, nasıl ve neye göre karar veriyordu?
Yıldızlarla dolu parlak bir gecede kafanızı yukarı kaldırıp baktığınızda, şaşırmak ve acz duymaktan başka ne yapabilirsiniz ki? Milyarlarca yıldız, samanyolu, nebula ve sayısız güneş ve gezegenler ne işe yarardı? Elbette gördüğümüz ya da gördüğümüzü zannettiğimiz bunca şey sadece bir simülasyon değil ise?
Bu ve benzeri sorulara binlerce yıldır cevap arıyor insanlar. Felsefe dedikleri şey de böyle doğmamış mıydı zaten? Bu soruların ağırlığı altında delirenler, inzivaya çekilenler, toplumdan kaçıp uzaklaşanlar, dünyaya küsenler, intihar edenler olmamış mıydı?
Ben de kısmen bu sorulara cevaplar ararken, delilik ve ateizmin sınırlarını zorlamış fanilerden biriydim. Çok soru sorup, az cevap alınca, çözümsüzlük giderek beyninizde derinleşip kalbinizde ağırlaştıkça, hem çevrenize, hem içinde yaşadığınız topluma, hem de kendi öz varlığınıza yabancılaşıp, kopup gidiyorsunuz yeryüzünden. Bazı dönemler ruhen pek stabil olduğum söylenemez.
Akıl sağlığını ve dinginliğini yitiren insanlardan her şeyi yapmasını bekleyebilirsiniz. Ruh dengesini kaybedip ölünce, beden üzerindeki hakimiyetini beyinden alıp daha hayvani özellikleri olan alt beyne devreder. İşte bundan sonra sapkınlıklar, uç yaşamlar, hedonizmin ve eyyamcılığın kıyısında hüküm süren yaşamlardan, histerik ve istemsiz tepkilerin olduğu ölümün kokusunun her an hissedildiği tam bir iç karartıcı boşluğun olduğu sınırda yaşanan hayatlar başlar ve bu başlangıcın nerede ve nasıl biteceğini kestirmek neredeyse imkansızdır.
İki ucuda gördüm ben. Tamamen dünyanın karnal zevklerine gömülmüş bir kaç yılın ardından, cismani tüm hazları kenara itip, arınma ve temizlenme adına sufizmin dehlizlerine daldım ve çıktım. O da doyurmadı içimdeki kör boşluğu. Cezbe ya da trans halinden çıkıp bir an önce bedenim ve ruhumu eşit derecede doyuracak yaşamlar, -izmler aradım bir süre daha, serseri bir mayın gibi.
Şambala elbette yoktu, nasıl Şangrila yoksa. Doğunun ve Budizmin kurmaca mekanlarında arınmak için batı medeniyetini reddeden bir batılı kafasında olamadım. Üzgünüm; Çiçek Çocuklar ve Beatnik hayranları. Uzak diyarlar oldu buralar benim arınma yolculuğumda. Öte yandan, Attar’ın kuşlarının izini sürüp, ne Kaf dağının ardındaki Simurg'un peşinde hikmet ararken heder olan kanatlılardan biri ben olabilirdim ne de Alighieri’nin Araf'ında dönüp dönüp yok olabilirdim. Ben kendi içime doğru uzayıp giden meşekkatli içsel yolculuğumun ucundaki ışığa ulaşmak için yıllarca karanlıkta el yordamı ile kendimi aradım. Bıkmadan, usanmadan. En uzun yolculuk buydu benim için.
Neydim ben ve neye evrilmek istiyordum? Übermensch olma yolunda bir zerdüşt gibi kavrulup gitmeyi de göze alamadım. Hamdım ve piştim demek için bir ömrü vakfetmek gerekiyordu. Ama o ömür bana mı aitti? Yaşadığım hayatın ne kadarını kontrol edebiliyordum? Yüzdelik konuşmak felsefecilerin değil sosyologların işi. Ama hayatımın kontrolünün ben de olmadığı kesindi. Dizginleri ve kamçıyı her kim elinde tutuyorsa; beni bir yere doğru tepetaklak sürdüğü aşikardı.
Kısa Öyküden Alıntıdır
Tesadüf Öyküleri Birinci Kitap Üçüncü Öykü Düşünceli Bir Cani
Yazan Nevfel Baytar
#nevfelbaytar
#tesadüföyküleri
Yorumlar
Yorum Gönder