Pazar Yazıları No: 062
Kaybolan Nesil için Ağıt
"A Requiem for a Lost Generation"
Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.
Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim...
Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi ve Positino resimlerine boş boş bakarken bunları yapmak idi amacım...
Ya gerçekler? Ya ülkenin ve dünyanın gerçekliğine gözlerini yummak? Her vijdan sahibi insan evladı gibi elbette tutamadım yine kendimi.
Bir taraftan, kendini başa geçiren üst aklın (mastermind) soytarısı ve kuklası; şeytani kötücül kişilerin varislerinin dünyayı kana bulamaya and içmiş beyizsiz bir muhteris olan ABDli şaşkın taşeronunun abuk subuk tutarsız demeçleri; diğer tarafta masum çocukları öldürerek katliam yapmayı ekranda video oyunu oynamak zanneden kayıp neslin yitik evlatları.
Başka tarafta 21inci yüzyılda din adı altında kadim topraklarda onbinlerce çocuğu öldüren, bünyesinde zerre kadar insani değer ve beşer geni taşımayan sözde üstün ırkın aşağılık savaş suçluları ortada cirit atıyor ve dünyaya barış ve demokrasi satıp akıl verme küstahlığı içinde...
Pazar sabahlarınıza biraz tebessüm, biraz hafiflik katmaktı niyetim. Ama bu pazar, kahvemin tadı zehir, klavyemin tuşları kurşun gibi ağır. Bu sabah size "nasıl mutlu olunur" masalları anlatamam.
Zira bu hafta Maraş'tan gelen o kapkara haberle yüreğimiz paramparça, insanlığımız yine enkaz altında. Daha 14 yaşında bir çocuk. Belinde, çantasında tam 7 tabanca. Okul koridorlarında yankılanan silah sesleri ve o kurşunların önüne bedenini hiç düşünmeden siper edip can veren o yüce yürekli öğretmenimiz aynı sahnede... Farklı öyküler var burada Türkiye resmine dair. Hem sosyolojik yozlaşma hem yitip giden güzel değerler ve maalesef ölen insanlığa dair beşeri algımız...
Bugün, "Nasıl bu hale geldik?" diye feryat etme günü değil. Çünkü bu hale nasıl geldiğimizi hepimiz biliyoruz. O tetiği çeken sadece daha 14 yaşındaki o çocuğun parmakları değildi; o silahı biz hepimiz hep birlikte doldurduk. Sezen'in dedigi gibi: "masum değiliz hiç birimiz" üst tepelerdeki eyyamcı ve idare-i maslahatcı yöneticilerimiz bizim de parçası olduğumuz en küçük aile yapı taşlarına kadar hepimiz sorumluyuz bu tablodan...
Neler mi var bu büyük resmin içinde? Dört beş başlık sayabilirim size giderek eriyip çürüyen ve ağıtlar yakmamız gereken tabloya dair:
Birinci sırada: "Aile İçi İhmal ve Çöken Eğitim Sistemimiz var"... Ben de bir babayım ve üstelik de eğitimciyim. Konunun vehametinin ziyadesiyle farkındayım...
Çocuklarımızı 6-15 inçlik parlak ve hareketli ekranlara, salondan ortak aile ortamından uzaklara kendi odalarına hapseden biziz: bazı restauranlarda küçük çocuklara hizmet adı altında oyun tableti servisi yapıldığını gördü gözlerim, anne babalar rahat yemek yesin bulaşmasın bize diye hem de şu gerekçe ile; "Gözümün önünde olsun da ne yaparsa yapsın, aman benim konfor alanıma girmesin" diyerek onları kendi yalnızlıklarına terk ettik biz.
İkincisi artık aile içi terbiye, sevgi ve "merhamet eğitimi" rafa kalktı. Yerini tabletlerin ve telefonların soğuk ışığı ve çocuklarımızın yalnızlık senfonisinin derin duygusal ve karanlık boşluğu aldı. Elimizde bomboş kayıp bir nesil. Avuçlarımızın gönüllerinizin arasından kayan evlatlarımız...
Kopuk parçalanmış aileler; çocuklarımız ile oturup sohbet etmek yerine ekrandan saatlerce reels kaydıran; içeriği bomboş üçüncü sınıf aile ve sadakat kavramlarını çürüten, aldatmayı normalleştiren entrika dizileri seyreden, mafyalığı ve hızlı zengin olmayı saygınlık zanneden ebeveynler olduk biz... Sonunu düşünen kahraman olamaz nidalarıyla kılıç kalkan şangırtılarını abartılı tarihi savaş sahnelerini aile kuramadan medeniyet kurmak addetttik biz...
Peki ya eğitim sistemimiz? Milli Eğitim'in, istatistiklere ve sınav sonuçlarına odaklanan çoktan seçmeli sistemi ile çocuklarımız test çözme şıkların içini doldurma makinelerine dönüştü. Benim de içinde olduğum dil eğitimi de bundan beri(ğ) tutulamaz. Eğitimin ezberci ve eleştirel akletmeyi ötekileştiren kalitesizliği, karakter gelişimini yok saydı. Ruhları aç bırakılan, sadece "başarılı" olması beklenen ama "iyi ve merhametli insan" olması öğretilmeyen bir nesil yarattık hep beraber. Elbette çok güzel çocuklar da var. Pırıl pırıl kalpleri olan... Tertemiz üstelik. Örnek olması gereken bu çocuklar ise maalesef akran zorbalığına terk edildi...
Üçüncü sorunumuz: Ekrandaki kan banyosu ve RTÜK'ün aymazlığı denebilir mi? Ben yıllardır televizyon izlemiyorum. Bazı Türk dizilerini izlemek de aklıma ve değerli zamanıma karşı yapılmış zül gibi geliyor. Akşam olup televizyonu açtığınızda ekranda ne görüyorsunuz, desem? Başroldeki ağır abinin elinde tespih, belinde silah.
Mafya dizileri, aşiret çatışmaları, çete raconları, dindar ailelerin bile bol bol birbirini aldattığı senaryolar reyting rekorları kırıyor. Şiddet, "delikanlılık" ambalajıyla evlerimizin baş köşesine oturtuluyor. Hızla kestirmeden zengin olma başarı diye lanse ediliyor. Biz toplumca bu muyduk? Cumhuriyet, Osmanlı veya Islam medeniyeti ve ahlakı bunları mı önceledi? Bizimkiler, İkinci Bahar, 7 Numara, Ekmek Teknesi, Süper Baba, Perihan Abla ve Seksenler gibi diziler ne çabuk unutuldu...
RTÜK ise ekrandaki bir kadeh şarabı, rakıyı, sigarayı masum bir öpücüğü mozaiklemek için saniyelerle yarışırken; bu kan banyosuna, bu mafyatik zehrin genç dimağlara zerk edilmesine gözlerini yumuyor. Neyin değerli olduğu ters yüz edilmiş halde yerlerde maalesef. Ben sansür yanlısı dayatılmış ahlak kumkuması bir eğitimci değilim; böyle bir misyonum da yok bu hayatta. Ama burada toplumsal bir dejenerasyon var. Ciddi bir sosyolojik çöküşün ayak sesleri bunlar. Ve biz özünde bu değildik bu kadim toprakların evlatları olarak. Ama şimdi tam bir aymazlık içinde, gençlerimizin zihinlerinin nasıl zehirlendiğini beraberce izliyoruz.
Dördüncü sırada en az beş alt başlığı olan "Dijital Uçurum: Oyunlar, Çeteler ve Yapay Zeka" konusu var gerçekten çok dikkate almamız gereken.... Gerçek dünyadan kopan çocukların dijital dünyası ise bambaşka bir cehenneme dönüşmüş durumda:
4.1 Şiddetin Normalleştirilmesi: PUBG, Call of Duty ve benzeri oyunlarda "adam vurarak", hayatta kalmak için başkasını ezerek seviye atlayan çocuklar için ölüm, sadece yeniden başlama tuşuna (respawn) basana kadar geçen bir süreden ibaret hale geldi. Bu ciddi bir sanrı ve onulmaz bir hezeyan... Hayattan kopunca geri gelme 'back' veya 'undo' tuşları yok gerçek hayat klavyesinde.
4.2 Gündem Olma Hastalığı: TikTok ve benzeri platformlarda üç beş beğeni uğruna, "viral" olmak için şekilden şekle giren, ahlaki pusulasını yitirmiş gençler, sanal bir onaylanma ve anne babadan yakınlarından görmediği beğenilme ve takdir edilme krizinin ortasında çırpınıyor. Beni görün diye çığlık atıyor bu çocuklarımız...
4.3 Telegram, Discord ve Reddit Çeteleri: İşin daha da korkunç boyutu, akıllı telefonlarında kurdukları gizli Telegram vb mecralardaki gruplarında çeteleşen, o yaşta "çete elebaşı"cılık oynayıp sanal dünyadan gerçek dünyaya şiddet ihraç eden çocuklarımız var. Gerçekte anne babasının önemsemediği ve dizisini izlemeye kurban ettiği sessiz ve içine kapanık uslu evladı aslında sanal dünyanın suç makinesi bir koğuş ağası olup çıkıyor...
4.4 Akran Zorbalığı: Okul bahçelerinde, WhatsApp gruplarında birbirini acımasızca ezen, zayıf gördüğünü linç eden bir akran zorbalığı pandemisi yaşanıyor. İnstagram'da X'te paylaşımları linç edilenler; başka mecralarda kahraman olma hezeyanına kapılıyor; kabul görme çabasıyla...
4.5. Muhakemenin ve Aklın Ölümü: Ve tüm bunların üzerine, her sorunun cevabını saniyeler içinde sunan yapay zeka furyası eklendi. Araştırmayan, düşünmeyen, hazıra konan ve en kötüsü muhakeme yeteneğini kaybeden, duygusuzlaşan beyinler yetişiyor. Çok başarılı bir akademisyen arkadaşımın tabiri ile yapay değil kendini ifade edecek kadar 'organik zekasını' kullanan beyinler istiyoruz biz eğitimciler olarak; hazıra konan değil akleden - eski tabir ile tefekkür eden nesiller lazım yeryüzüne.
Hülasa, Maraş'ta bir "ortaokul" koridorunda yankılanan silah sesleri, aslında kaybolan bir neslin, duymazdan geldiğimiz çığlıklarıdır. O yedi adet tabancayı o çocuğun eline; ilgisizliğimiz, reyting dizilerine kurban giden film izleme hırsımız, dijital vurdumduymazlığımız ve yavaş yavaş içeriği boşalan ezberci eğitim sistemimiz verdi. Kendini siper eden o kahraman öğretmenin kanı, sadece o çocuğun değil, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek bu sisteme göz yuman hepimizin elindedir.
Eğer bugün, hemen şimdi silkelenip kendimize gelmezsek; televizyonları, okulları, evlerimizin içini bir sevgi ve akıl süzgecinden geçirmezsek, sıradaki ağıtı kendi evlatlarımız için yakacağız. Ve inanın, o zaman dökülecek gözyaşlarımız, bu yangını söndürmeye yetmeyecek.
Haftaya, eğer hala yazacak gücümüz kalırsa, görüşmek üzere...
Nevfel Baytar
19 Nisan 2026 Pazar
Ankara