Ana içeriğe atla

Ey Özgürlük

Ey Özgürlük
Felsefenin en çok tartışılan kavramlarından birisi de özgürlük. Tanımı gereği hem hukukta hem de siyaset bilimde toplumsal olarak farklı yorumlanan bir hak.  Kapsamı, içeriği ve sınırları gereği başkalarının özgürlüğünün ihlal edildiği noktada anlamını yitiren müphem bir imgelem bazen. Kimi zaman irade, kimi zaman bireysel bir tercih ile karıştırılan sınırları bulanık bir sofistike algı aslında...

Somut bir soru üzerinden kavramı anlamaya çalışmak gerekirse, şu soruyu sorabiliriz:  "Aşağıdakilerden hangisi 'özgürlük' kapsamı içerisinde bir hak olarak kabul edilebilir?" Cevabınızı lütfen "elbette dileyen istediğini yapabilir - zira özgürlük içerisinde bu normaldir" veya "katiyen böyle bir şey olamaz, bunun yapılması özgürlük değildir" şeklinde düşünün: 

A) Fikir hürriyeti kapsamında sosyal medya platformları üzerinden hoşlanmadığınız kişiyi alenen ve açıktan aşağılama hakkına sahip olduğunuzu düşünme.
B) Dileyen esnafın dilediği ürüne istediği fiyat etiketini yapıştırması.
C) Hedefe götüren her yol meşrudur diyerek başkalarının hakkını çaldığını ve hırsızlık yaptığını bildiği halde soru çalmayı mübah addetme 
D) 14 yaşında saçını maviye boyatmak isteyen ergen kızınızın aynı zamanda da burnuna halka ve göbeğine de piercing yaptırmasına müdahale etme veya etmeme hakkınız. Hangisi daha kabul edilebilir sorunsalını irdeleme. 
E) Toplumun tümü adına herhangi bir kadının kıyafet tarzına karışma (eş, bacı, sevgili, kızkardeş, kız yeğen de dahil olmak üzere) hakkını elinde tuttuğunu düşünme; örneğin, saçlarını örtmesini dikte etme ya da saçlarını örtmesine izin vermeme. 
F) Dilediği yerde ve ortamda sigara, alkol (ve hatta madde) kullanma veya satma özgürlüğüne sahip olma.
G) İstediğiniz cadde, sokak ve yolda dilediğiniz süratte araç kullanma, korna çalma ve zevk aldınız müziği tüm mahalleye dinletme.  
H) Çimlere basma, duvarlara grafiti yapma. 
I) Nasıl ve neden sadece belirli bir güruh ve zümreye bahşedildiğini irdelemeksizin bir ön-kabul ile; tanrının gölgesi sıfatını giyinip, tanrı bunu istiyor diyerek özgürlük sınırlarını belirleme hakkını birilerinin eline teslim edip onların belirlediği çizgide yaşama. 
J) Fikrini beğenmediğiniz, sizin gibi düşünmeyen insanlara aptal, beyinsiz, koyun, cühela vb sıfatlarını yapıştırma hakkının sadece sizin gibi düşünenlerde olduğunu iddia etme ve sizin gibi düşünmeyenlerin - fikirdaş olmayanları - kapasitesi ve kalibresi ne olursa olsun desteklememe ve hakir görme hakkını elinde tutma, vs vs. 

Bunlar özgürlükten daha ziyade hak ve adalet ve hatta nepotizm ile ilgili bağlamsal durumlar dediğinizi duyar gibi oldum... Aslında bunları her biri kendimiz ve başkaları için ne kadar özgürlük istiyoruz sorusunun cevabını oluşturuyor. Bu cümlelere benzer yüzbinlerce durum üretmek mümkün. Neyin nerede bittiği ve nerede kırmızı çizgiler ve hatlar çekildiği; dikenli teller örüldüğü bizim aslında kişisel özgürlük anlayışımızın sınırlarını belirliyor. Bunu toplumsal olarak dayatıp "tek doğru budur, özgürlükler bizim dediğimiz yerden ötede tasnif dışıdır ve hapis cezası gerektirir" dediğimiz noktada özgürlük kavramına sadece kendi bildiğimiz anlamı yüklemiş oluruz. 

Elbette özgürlük tanımlaması zor bir çerçeve. Toplumun iyiliği, bekası ve ahlâkının idame ettirilmesi adına gücü elinde tutan 'birileri' toplum adına sınırlar çizecek. Çizgiyi geçenlere de özgürce yürüme, yaşama ve hatta düşünüp fikrini ifade etme hakkı dahi vermeyecek. 

Hele erkek-egemen patriarchal - ataerkil - pederşahî toplumlarda kendilerine pek çok şeyi helal kılan hemcinslerim; aynı şeyi karşı cinsin ifa etmesi durumunu tukaka ilan edip, kendine onay verdiği pek çok  özgürlüğü haram ve günah olarak kategorize etme hakkına da sahip olabildiğini rahatça düşünmekte. 

Özetle, bazı sınırlar başkalarının gözünde açık bir alan iken, kimi ince çizgiler bazı kimseler için (toplumsal, bireysel, kültürel, dinsel, ananevi, geleneksel, etik, etnik veya hukuki sebeplerle büyük bir özgürlük ihlali ya da kısıtlaması olarak işlev kazanabilir. Zannederim, bu konuyu anlamak için empati yapmak, başka göz ve gözlüklerle o cenahtan konuya bakmadıkça çözülemeyecek. 

Hor gördüğümüz ve özgürlüğünü elinden almaya çalıştığımız kişinin biz olduğunu düşünürsek ( o ortama doğmuş, o şartlarda büyümüş ve büyütülmüş) olduğumuzu bir nebze de olsa hayal edersek galiba biraz daha özgürlüğü anlamamız mümkün olabilir. Yoksa hepimiz bir başkasının mahkumiyetine karar veren kanun yapıcılar olup çıkarız - bunu her kimin adına yaptığımızı iddaa edersek edelim... 

Daha özgür düşünmek dileğiyle... 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...