Neden Kültürel Antropoloji?
Şu ana kadar son otuz yılda sekiz ayrı üniversitede görev aldım. Özel olarak gidip kısa süreli ders anlattıklarım hariç. Genelde de bölümlerde ESP veya EAP diye kısaltılan (English for Specific Purposes & English for Academic Purposes) başlıklarında, Özel Amaçlı ve Akademik İngilizce dersleri verdim. Bu listeye mesleki İngilizce denebilecek mühendislik ve tıbbi İngilizce dersleri de dahil. Şu anda da sosyal bilimler ağırlıklı tematik bir devlet üniversitesinde çalışıyorum.
İşim gereği ve okuttuğumuz ders kitapları nedeniyle mecburen otantik veya abridged dediğimiz tarzda kısaltılmış metinler okutuyoruz. Özel ders ve dil okulu bağlamında TOEFL, IELTS ve FCE dersleri verdiğim için de mecburen çok farklı metinleri okutmak durumunda kaldım. Yazılardan görüleceği üzere bir tür mesleki deformasyon var üstümde.
İlk yıllarda ODTÜ Beşeri Bilimler binasında ders görüyorduk ve ev arkadaşlarımda aynı üniversitenin sosyoloji ve felsefe bölümlerinde okuyordu. Daha 18-19 yaşında çok yoğun bir zihinsel tartışma ortamı içinde buldum kendimi. Okul bitince çoğumuz her anlamda dağıldık, hem iş hayatına girip kaybolduk hem de değişimler yaşadık iç dünyamızda ve geride okunan kitapların tadı ve izleri kaldı belleklerimizde.
Elbette yaşadığımız ve içine doğduğumuz coğrafyanın etkisiyle dini de; nas'ları da, inancı da tartıştık bol bol. Neticede, Anadolu'ya has geleneksel bir inanç ile çevrelenmiştik. Biraz sorgulamaya çalıştık / bazı şeyleri ancak daha ziyade kabullenilmiş ve öğretilmiş bir çaresizlik ile çok da sorgulamadan var olanı kabullendik zannederim - neredeyse çoğunluğun yaptığı gibi, patikayı biz de takip ettik öncekilerin izini sürerek. Bize düşen pay buydu ne de olsa. Elbette eleştirdiğimiz fikirler de çoktu ama yine de genelde güvenli limanları tercih ettik... Sığ ve rüzgarsız idi çünkü bu dingin limanlar.
İnsanoğlu yeryüzü dediğimiz coğrafyaya yayılmış durumda. Kutuplardaki İnuitlerden, Kuzey Afrikalı Amazighlere kadar muhteşem bir kültürel zenginlik var her bir coğrafyada. Fiziksel antropoloji anlamında pek çok ırk ve alt-karma ırklar var. Farklı fiziksel tipolojik vücut yapıları da var, etnografik bağlamda kısalık, tıknazlık ve çekiklik gibi... Yani rengarenk bir çeşitlilik hakim. Hepsine ins'an diyoruz. Beşer yani.
İlginç bulduğum bir örneği vereyim; Ankara Kolej civarında, 3-4 yaşında iken oğlum ile yürürken, karşıdan gelen siyahileri ve cüceleri hiç yadırgamamasını ve onlara normal bakmasını önce yadırgadım. Sonra 4-5 yaşına geldiğinde "farklı insanlara" dönüp dönüp bakması ve bana parmağıyla göstermesine sevindim. Sonunda çocuğum normalleşmişti. İnsanları kategorize edebiliyor ve yabancı ve kendisi gibi olmayanları yadırgamayı biliyordu artık. Çok şükür! O da tüm insanlar gibi kendi türünün farklı alt türlerini ayırt edip yargılayabilecek bilinç düzeyine gelmeye başlamıştı nihayet.
Tüm canlı türleri içerisinde en yayılmacı ve en bozguncu olanı ins an. En acımasız olan tür aynı zamanda. Geldiği yerdeki diğer canlı türlerine ve kendi alt türlerine karşı alabildiğince yıkıcı ve yakıcı - hem fiziksel hem de sözsel olarak ezici ve kırıcı. Üstelik kendisi gibi olmayan ve düşünmeyenleri de ya alay ederek, ya hakir ve aşağılık görerek ya da tahakküm kurarak bastırmayı ve küçültmeyi seçiyor bilinçli ve ısrarcı bir biçimde.
Kültürel antropoloji bu noktada önemli işte! Üniversite senatosunda görevli iken ilk kuruluş aşamasında bunu önermiştim tüm dekanlara. Ortak ders alsın tüm öğrenciler. Ama YÖK mevzuatı ve mevcut AKTS müktesebatı aklın en özgür olması gereken üniversitesi düzeyi eğitiminde mevzuat ve çerçeve yönetmelik gereği buna izin veremiyordu. Hâlbuki sürekli taklit etmek için çırpındığımız İngiliz ve ABD üniversitelerinde major alan seçebilme ayrıcalığı vardır. Siz seçersiniz ve dilediğiniz dersleri alırsınız. Olamadı elbette.
Aslında üniversitelerin ilk yılı temel okuma ve tartışma yılı olmalı sadece. Kimsenin acelesi yok. Üç yıla rahat sığar diğer okumalar. Herkesin hukuk felsefesi, din felsefesi ve en önemlisi de kültürel antropoloji dersi alması gerekli üstelik zorunlu ve yüksek kredili. Ineğe tapan Hindular ile inek kanı içen Etiopyalı Bodileri; aylarca manastırdan manastıra yürüyüp hac yapan bazı Şintoistler ile kapanıp inzivaya çekilen Zen Budistlerini görmek ve kutsalı tekrar anlamak gerekiyor agnostik ve deist görüşlerin baskın olmaya başladığı bu asırda.
Insan çeşitliliğini görmeden, fanus içinde kendi mahallesi ve tekkesi içinde yaşayan bizler (buna zengin ve lüks semtlerde kendi köşk ve yalılarının yüksek duvarları arkasına saklanan sözde aydın, açık görüşlü çakma liberaller de dahil) biz gibi düşünmeyenleri rahatça yargılayıp üst kültür ve kimlik sahibi olan kültürlete ve sanrısal-medeniyet tapınıcılığı yaparak öykünüyoruz yerel olanı banal addederek. Medeniyet içinde medeni olmak mimari nitelikli inşaat sektörüyle bağlantılı görünmekle beraber soyut bağlamda çok daha üst akıl gerektiren bir yüce bakış açısının tekamülü ve tezahürü aslında.
Ez-cümle; farklı olanı anlamadıkça kendimize yaptığımız içsel yolculukta kaybolma riskini taşıyoruz. Kimseyi içine doğduğu ırkî, etnik, dinsel, etnografik coğrafi ve ailevi ortamı nedeniyle düşüncesi, yaşantısı ve dünya görüşü sebebiyle aşağılayıp küçümsemeden önce, aynı şartlara bizzat kendisinin de doğmuş olma ihtimalini düşünerek empati yapması gerektiğini anlatmak istiyorum sadece... Biz de kirli Ganj nehrinde yıkanarak arınmaya çalışan ve ineklere tapan birer Hindu velet olarak Varanasi'nin bir köyünde sefaletin içine doğmuş olabilirdik, bir Hijra olarak, alnımıza yapılmış kırmızı bindu eşliğinde sarilere sarılmış biçimde yalınayak gururla yürüyor olabilirdik.
Hayat böyle bir şey işte!
Yorumlar
Yorum Gönder