Ana içeriğe atla

Kanaat

Kanaat
Kanaat kelimesi yavaş yavaş dilimizden, kültürümüzden ve hayatımızdan elini eteğini çeken içi ve ruhu emilerek kurutulan ama kelime anlamının tersine içi çok dolu ve hatta kendi sözcük anlamından bile taşan ve öte yandan da aslında büyük bir zenginlik anlamına gelen içi dopdolu sözcüklerden birisi. 

Sözlük olarak üç ayrı anlamı da bağrında barındıran bir kelime, ancak burada kelimenin, 'kanaatkar' ile ilintili olan anlamına ve sözcüğün ruhunun derinliklerine inmek istiyorum. Ne "bu konudaki kanaatimi size ifade edeyim" bağlamındaki ’fikir’ anlamı ne de "kanaat notu" ifadesindeki 'kişisel düşünce' anlamındaki ikinci ve üçüncü anlamlar da değil benim bahsetmek istediğim. Az ile yetinmek, kanıklık (kana kana su içme bağlamındaki gibi...) ve yeterli bulma anlamı asıl üzerinde durulup düşünülmesi gereken. 

Zannederim annemin memleketteki uzun ince mutfağında yaşlı ahşap masa etrafında bizimle her yere taşınan - belki de otuz yıllık - sandalyelerin üstünde kendimi bildim bileli var olan "tabaklar ve bardaklar ile kırk yıllık şekerlik içindeki elli yıllık tahta kaşık" eşliğinde yaptığımız sohbetin içeriğinin hep eskiler, göçmen fakirliğine dair hatıralar ve kanaatkar yaşama dair öyküler olmasının etkisi çok. Babam yaşı gereği bir süredir çok ağır işitmeye başladı. Sohbete sadece gülümseyerek katılıyor ve kendisi tanıdığım en kanaatkar insanlardan birisi bu hayatta.. 

Sefalet içinde toz ve toprağa belenmiş ve sokaklarda dilenerek sürdürülen bir Hint fakirliği felsefesi değil 'kanaat' ile anlatmak istediğim. "Vur ensesine al lokmasını" bağlamında kendini kullandırmak ve başkalarının zenginliğine katkıda bulunmak için kölevari bir öğrenilmiş çaresizlik içinde teslimiyet değil bahsettiğim. Kanaat; fakirlikle özdeşleşen bir yoksunluk hali ve yoksulluğun hayattaki yansıması da değil katiyyen. Kanaat; mali gücü varken bile mevcut olan ile yetinip, israf etmemek ve elindekinin değerini bilmek ile hemhal olmuş bir dünya görüşü. Kimsenin yoksulluk, başkasına muhtaç olma durumunu da kast etmiyorum kanaatkar yaşam ile... 

Kanaat - Arapça "kana'a" kelimesinden türemiş ve yetinme anlamına geliyormuş. Bu kavram herhangi bir din ile ilintili bir kavram değil asla; sosyal adalet ve dünyaya saygı ile ilgili aslında. En zengin Kuzey Avrupa ülkelerinde, ABD'de, Uzakdoğu Asya ülkelerinde, Avrupa'nın en zengin şehirlerinde de çok kanaatkar yaşayan aileler ve zengin bireyler olduğu gibi; Kabe'ye ev sahipliği yapan Suudilerdeki savurganlık, israf ve debdebeyi de görmezden gelemeyiz.  

Kanaatkarlık aynı zamanda da gelecek nesillere sevginin yüce ve asil bir göstergesi. Sadece yoksulluk görmüş ve zorluk çekmiş büyüklerde gördüğümüz bir doygunluk halinden ibaret değil kanaat. İsraf etmeyen her toplum ve bireylerde göreceğimiz bir yaşam felsefesi kanaatkarlık. Tıpkı küçük kasabalarda pek çok esnaf lokantasının isminin Kanaat Lokantası olması gibi. Gereksiz olana para harcamamak, var olanı da yettiği kadar tüketmek kanaatkarlık. Stokçu ve yığmacı bir tamahkarlık da değil kanaat. 

Kanaat sözcüğü bana her daim saygı duyulacak insanları çağrıştırıyor. Kanaatkar insanlar bu dünyayı anlamış, hayatın ve varlığın değerini bilen, kendisinden sonra gelecek nesillerin hak ve hukukuna saygı duyan bilinçli ve vizyoner insanlar aslında. Acınacak, acz duyacağınız hakir göreceğiniz, az eğitimli ya da kılı kılığına dikkat etmeyen ezik kimseler değil asla. Tam tersine, lüks ve şatafata boğulmuş, mobilyasını sürekli değiştiren, yemeklerinin yarısını atan, sürekli kaynakları tüketen, hep yerli yersiz alışveriş yapan insanlar da göreceğimiz bir haslet değil kanaatkarlık... 

Yeryüzüne saygı ile bencillikten arınmış bir ruh halinin yansımasının müşahhas hali aslında kanaatkar yaşayan bireyler. İyidir kanaat, ruha iyi gelir; tıpkı bir çift kanat gibi yüceltir insanı...  

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...