Ana içeriğe atla

Ne İstiyoruz Hayat Senden?

Ne İstiyoruz Hayat Senden?

Hayat ilginç formüller ile dolu bir denklem gibi duruyor önümüzde. Düşünen insan pek çok soru soruyor hayatı anlamak ve anlamlandırmak için. 

Düşünmek bazen yaralayıcı bir süreç. Çok düşünmek, çok irdelemek ve çok sorgulamak sağlıklı aklın sınırlarını zorlayacak kadar güçlü bir meleke. Sonuçları ağır olabilir kimileri için. Bu durumda inanca sığınmayı tercih ediyor çoğu kimse. Hazır verilmiş cevaplara kendini teslim etmek fırtınadan kaçıp güvenli bir limana sığınmak gibi... Cevapların pamuksu yumuşaklığında umarsızca kaybolmak rahatlatıcı geliyor bünyeye...

Neden varız? Doğru nedir? gibi ontolojik sorulara cevap aramak ise hem yakıcı hem de yıkıcı.  Düşünmemek ise rahatlatıcı ve huzur verici; derdiniz olmuyor bu tür sorulara cevap aramıyor iseniz. 

Ne istiyoruz acaba 'hayat' dediğimiz başı ve sonu  olan bu sınırlı süreçten? Bu koşullara ve bu kültüre doğmayı da seçmemiş iken üstelik? Ailemizi; anne, baba ve kardeşlerimizi, akrabalarımızı da biz seçmemiş iken. İbn-i Haldun un dediği gibi coğrafya (bazen kederli bir) kader; tıpkı Kefernaum filmindeki küçük Zain'in kendi ailesini doğduğu için dava etmesi gibi acıtıcı kimileri için hayat...

Bazı insanlar hayatlarının farklı dönemlerinde kayıplar, derin acılar, onulmaz ayrılıklar, iç burkucu üzüntüler ve ızdıraplar yaşıyor... Kimileri bunlardan sağ ve sağlam çıkmayı başarırken; bazıları travma ve depresyonu en dibine kadar yaşıyor. Pek çok insan ise oldukça ağır acılarla yoğruluyor veya sınanıyor. Ama her birinden bir şey öğrenerek, tecrübe kazanarak çıkıyor hayata tutunanlar ve hayatı daha çok anlamak için çaba sarfedenler.

Peki ne istiyoruz bu hayattan? Para mı? Daha çok mal, mülk mü? Bu çok basit bir cevap olurdu zannederim gelmeyi bile seçmediğimiz bir hayatı bunları elde etmek için tükenerek bitirmek için. Mutluluk mu istiyoruz? Hep gülüp eğlenmeyi mi? 'Carpe diem' hedonizminin içine gömülerek, kendimizi kandırarak bu sorulardan kaçmayı mı yeğliyoruz? Yoksa sadece sülb gibi şeylere değer verip, geride basit bir genetik miras bırakmayı mı seçiyoruz? Veya ilkel kabile zihniyeti ile çoklukla övünerek soyumuzun bekası için sayıca artmak mı bizi mutmain ediyor? 

Ne istiyoruz peki üzerinde çok az kontrolümüz olan bu hayattan? Rus roman kahramanları gibi kasvetli bir zorluk içinde dönüp duruyor muyuz,  Raskolnikof misali? Yoksa şatafatlı Amerikan malı Muhteşem Gatsby gibi boş ama şaşaalı bir hayatın arkasına gizlenerek mi yüceltiyoruz egomuzu? 

Her şeyi kenara koyup düşününce, zannederim hemen hepimiz özünde aynı şeyleri istiyoruz. Bizi daha çok mutlu edecek ve aynı zamanda daha başarılı, rahat ve konforlu hissettirecek şeyleri daha çok yapmayı arzuluyoruz aslında... 

Özetle, zamanla hayattan öğrendimiz şey şu; mutlu ve mutmain biçimde elvada etmek istiyoruz bu hayata sevdiğimiz kişilerle sevdiğimiz şeyleri daha çok yaparak... Galiba basitçe bu hayattan istediğimiz bu. O kadar. Bunları sağlayan saikler bizim için her ne ise, ancak onları daha yoğun, daha sık yaparak; daha iyi ve daha mutlu hissedeceğiz kendimizi zannederim. Bizi mutsuz eden, huzursuzluk veren her tür sıkıntılı durumu geride bırakmak, mutluluk yolunda daha sağlam ilerlememizi sağlayacak yapıtaşları aslında...

Takvimlerden bir 8 Kasım daha geçmiş ömrümüzden, bugüne dair bunca astroloğun yersiz ve mesnetsiz kötü kehanetlerine ve 'tutulma' safsatalarına rağmen. Aysel Gürel'in bir Sezen şarkısıyla dediği gibi yapalım biz:

Gülümse. Hadi gülümse. Bulutlar gitsin. Yoksa ben nasıl yenileneceğim; hadi gülümse. Yenilenmek ve küllerimizden her seferinde yeniden doğmak için gülümseyerek bakalım geleceğe. İnsanı güçlü kılan işte bu istek ve dirayet. Zaman akıyor zira... 

Herkese dilediği kadar güzel ve mutlu bir ömür dileklerimle...

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...