Ana içeriğe atla

Alengirli İşler

Alengirli İşler

Farklı şehirlerde yaşayanlar için küçük bir hatırlatma: pek çok batılı ülkenin aksine, ülkemizde adem-i merkeziyetçi bir yönetim erkine dayalı kamu idaresi sistemi olmadığı için,  Ankara aynı zamanda güç dağıtımının ve dolayısıyla da nepotizmin de başkenti. Meclisin, bakanlıkların ve pek çok devlet dairesinin alım satım işlerinin, her tür büyük ihale kararının döndüğü en önemli yer aynı zamanda. Paraya çevrilebilecek güç ve karar mekanizmaları burada yatıyor; kilit noktaları işgal edenlerin iki dudağı arasında pek çok iş bağlanır Ankara'nın bazı restaurant ve kafelerinde, devlet dairelerinde ya da ofislerde. 

Eski tabirle, suyun başı ve membaı burada. Sudan kana kana içmek, dost, akraba ve tanıdıklarına bu sudan ikram etmek, iş bağlamak, gemisini yürütmek, yakınlarını işe sokmak ve doğru kilit adamı bulmak isteyenler için gücün kirli kokusuna buradan ulaşabilirsiniz. Arayanlar istediklerini de bulurlar: elbette ücreti ve komisyonu mukabilinde. Bu söylediklerim batı da dahil hemen her toplum için geçerli bir saptamadır ve siyasi bir tandans veya görüşle sınırlı da değildir. Yani kaba tabirle burada - gücün çöreklendiği bu çorak ve kıraç coğrafyada - paranın dini, imanı ve siyasi görüşü falan yoktur. 

Mevcut erkten ve son iki dekatta bu gücün kullanılmasından bahsetmiyorum kesinlikle. Çok daha insana dair bir gücün kötüye kullanımından ve tamahtan bahsediyorum. Yüzyıllara yayılmış bir gücün magnetik çekimi ve onu getirdiği yapışkan neo-yancılıktan ve gibiymiş gibi görünen bukalemunumsu her devrin adamı yanarlı dönerli Ankara bağlarının üzüm tadıcılarından bahsediyorum. 

Yani para getirebilecek gücün etrafına konuşlanan sözde omurga sahibi sosyal faşistlerden, dindar komünistlerden, halktan bi-haber sosyal demokratlardan, aşırı liberal muhafazakarlardan, mütedeyyin-görünümlü kefen parası biriktiren yeşilimsi kapitalistlerden, doğan görünümlü şahinlerden, ulusalcı neo-nazilerden, Marksist hacılardan, mafyatik ama bacıcı ülkücülerden, vatan kurtarıyor gibi naralar atan masum-hainlerden, sesi uzaktan hoş gelen içi boş danışmanlardan, melek yüzlü akademik cübbeli tüccar kurtlardan, kısaca parayı ve gücü tanrı edinen her tür insan çeşitliliğinden bahsediyorum. Bu güce yaltaklanma siyasetin ve politik eğilimin çok daha ötesinde yüceltilmiş bir eyyamcılık ve karnal tapıcılık özünde. 

Dev bir kazan düşünün; içine bir tutam yetim hakkı, hafif tonajlı şileplerle çalınmış kul hakkı, tüyü bitmemiş mazlumların satılmış gelecekleri, sözde Allah korkusu, gâvur yeşilinin banknotik cazibesi, Sincan havaları eşliğinde gazino tıngırtıları, kulislerde bitirilen ince ayarları sözleşme tokatçıları, vergi mükelleflerinin ahı, hayat pahalılığından muzdarip yorgun bedenlerin ızdırabı, kağıt işine gömülmüş yalandırıktan savsaklanmış gayrı lüzumlu prosedürler, plansız ve programsız bütçeler, havada savrulan müsrif tefrişat çılgınlığı, fakirin kaybolan koyunları, Hz Ömer'in iki mumu, peygamberin dere kenarında abdest alırken suyu israf etmeyişi, Range Roverların dört mevsim tekerlekleri, ödetilen özel okul taksitleri, hediye edilen her şey dahil tatiller ve daha nice eyyamcı malzemeyi sıcak cehennem ateşinde, zebanilerin devasa kepçeleriyle karıştırıyoruz. Bir güzel bulamaç yapıyoruz. 

Ancak elbette Allah'ın var olduğunu bilip ama ondan korkmayanlar, din gününün sahibine inanmayanlar için zaten herhangi bir sorun yok.  Onlar sıcaktan etkilenmiyecekler. Mısır firavunları gibi kefenin sol cebine koydukları aynî ve nakdî yardım malzemeleri ve yığılı istiflenmiş kefen paraları sayesinde, kapıda bekleyenleri çaktırmadan "görmeleri"  durumunda, kendilerine esfele safilinde serin bir köşk ayarlanmış olacaktır. Gerçi literatürde zebanilerin rüşvet aldıklarına dair bir hadis de yok zannederim. 

Alengirsiz bir ütopik toplumda buluşmak üzere, Thomas Moore abimize en kalbi selamlarımı iletiyorum. Allah inananların yar ve yardımcısı olsun. 



Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...