Ana içeriğe atla

Fabrika Ayarlarına Dönüş

Fabrika Ayarlarına Dönüş 
Çok uzun süredir haber okumamak ve dinlememek için çaba sarf ediyorum; bir yaşam felsefesi belirlemiştim halbuki kendime; "cehalet mutluluktur", mottosuyla - ne kadar az duyarsan, ne kadar az işitirsen o kadar az canın sıkılır, o kadar az stres yaşarsın yalanıyla avutmaya çalışıyorum kendimi iletişimin en hızlı ve en yoğun teknoloji çağında. İnanılmaz bir bencillik ve egosentrik yaklaşım ile sözde medyadan kendimi korumaya çalışıyorum. Üç maymunun🐒 üçüyle de dost olduğumu zannederek...

Ancak, bir sosyal medya kullanıcı olunca, ister istemez gözünüz takılıyor paylaşımlara. Hiç bir zaman doğru oran olduğuna inanmadım ama tekrar edeyim; bu ülkenin halkı (deizm, agnostisizm ve ateizmin hızla yükseldiği ve çok farklı, din, kültür ve dillerin beşiği Küçük Asya - Anadolu coğrafyasında) %99 kendini müslüman olarak tanıtıyor imiş. Hiç bir dinî, siyasi - ve inanca dair - yorum yapmadan; insani kavramlar üzerinden hassasiyetimi ve üzüntümü paylaşmak istiyorum.  

Bu ülkenin fabrika ayarları nerededir sorusuna cevap bulmak gerekiyor öncelikli olarak aşağıdaki dört cehennemî soruyu sorduktan sonra: 

1) Sürekli hayvan katliamı, canlılara eziyet, aç bırakma, öldürme ve benzeri pek çok insanlık dışı muamele haberleri ve resimleri ile doldu gündemimiz. Referansı Osmanlıcılık olan tayfaya bakarsak; her bir caminin, külliyenin, şadırvanın saçağı altına kuş evleri - kuş sarayları yapan bir medeniyetin evladı olmakla övünen nesle huruc etmemiz gerekiyor eğer özümüz oysa? Ceddin dedene... Merhamet medeniyetine geri dönmek ve fabrika ayarlarımızı o sakin ve dingin sahillerde aramak gerekmiyor mu?

2) En bilindik isim olduğu için zikrediyorum; Müge Anlı tarzı sabah programlarında (sabah mı yayınlanıyor onu da bilmiyorum gerçi) konuk olarak çıkarılan insanımızın yaşantısından kesitler görüyorum arada bir sosyal medyada paylaşılan - neredeyse tüm sülalesi ile birlikte olmuş kişiler; onbeş yaşındaki çocuğa kaçan evliler; eşini pazarlayan adamlar; ensest ilişkiler, kimin kim ile birlikte olduğunun belli olmadığı - konaklarda - lüks plazalarda - boğaz kenarı yalılarda herkesin herkesle her tür ilişkiyi yaşadığı ama her daim reyting patlaması yapan Türk dizilerinden arta kalan bir toplumunun öze dönüşü neresidir acaba? Semud mu, Lût mu, Ad mi, Karye mi, yoksa Sebt mi? Hangi fabrika ayarı paklar bizi bunlar arasından?

3) Hak gaspı ve zorbalık ve zulm ile edinilmiş şatafatlı lüks hayat sürenler, nepotizm ve kayırmacılık ile çalınmış mevkilerde oturanlar, yürütülmüş sorularla kazanılmış sınavlar sonucu oturulan koltuklar, şeytana bile pabucunu ters giydiren siyaset simsarları, üçe alıp üçyüze satan tüccarlar, uçkuru kaçık pedofil adamlar, yapma vücutlar, takma uzuvlar, şişik ama bomboş egolar, herkesin malına çökebilen ahlak kumkuması mafya babaları, hayatın anlamını bile sorgulamamış mutsuz ve yalnız yaşam koçları; burçtan, kahve telvesinden gelecek bekleyen biçareler, vaktini kim nerede ne yapmış ile harcayan zaman fukaraları ile acaba fabrika ayarlarımız Şuayb'ın gönderildiği Medyen halkı mı, yoksa Nuh'un asi evlatları mı? 

4) Yoksa, devlet işi için ayrı kendi işi için ayrı iki mumun sahibi Ömer'i mi?; dere kenarında akan suda abdest alırken suyu israf etmeyen peygamber Muhammed'i mi?; kaybolan kuzudan kendini sorumlu hisseden fakir halifeyi mi, ya da kendine yeni elbise alan emir-ül müminine bunu hangi para ile aldın diye sorabilen Asrı Saadetin mazlum inananlarını mı özümüz kabul edelim, itibardan tasarruf etmeyi zül sayarken? 

Peki bunlardan hangisi "bizim" fabrika ayarımız? Artık temiz ve ahlaklı bir toplum istiyoruz diyecek olsak nereye dönecek kıblemiz? Afrika'yı, Ortadoğu'yu kana bulayan, her tür yeraltı ve yer üstü kaynaklarını talan eden ve çalıp sömüren muasır medeniyetlerin olduğu Roma ve Yunan menşeli batıya mı? İki dünya savaşını çıkartıp yeryüzünü barışa küstüren - katliamcı acımasız Magna Carta'nın anavatanı Avrupa'ya mı? Ya da Kızılderilileri katleden, topraklarından sürgün eden, dünyaya fitne ve fucur salan ABD'ye mi, yarattığı bankacılık, fiktif finans ve gayr-i insani zulm imparatorluğu ile vadedilmiş toprakları ateşe veren Firavun'un kendini müstağni gören metruk evlatlarına mı dönelim yüzümüzü? Yoksa Çin işkencesinin mucidi, modern köleliğin ve küçük kadın ve çocuk satıcılarının olduğu Asya'ya mı? Kendi kabuğundan bile çıkamayan manastırlara gömülmüş yoga ve Zen den ümit bekleyen Şambala şehrinin sakinleri Budist Tibet keşişlerine mi?

Adem yaratılırken, aralarında İblisin de hazır bulunduğu o kadim toplantı da kendilerini daha yüce addeden melekler?? şöyle diklenmiş ve itiraz etmişlerdi yüce Yaradan'a; "Rabbin meleklere: “Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak bir vekil/halife/yönetici yaratacağım!” demişti. Onlar da: “Seni övgüyle yüceltip takdîs eden bizler dururken, orada, bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. (Bakara Suresi/30) Buradaki mitik hikaye anlatımını otuz yıldır çözmeye ve anlamaya çalışıyorum. Olmuyor... İnanılmaz ilginç bir sahne tasviri değil mi? Balçıktan yaratılan bir adam, onun kaburga kemiğinden var edilen bir kadın, ateşten müteşekkil isyancı bir şeytan, nurdan ve ışıktan yaratılmış melekler, dumandan hakk edilmiş cinler arasından yaşadığı cennetten kovulan ama indiği yeryüzünü imar etmekle mükellef bir bozguncu ve kan dökücü varlığın sülbünden türeyen torunları değil miyiz bizler?

Bakara - makara yapanların ve mütedeyyinlerin inancı ile dalga geçen münafıkların büyük-elçilikle taltif edildiği bu coğrafyada bozgun, kan, talan, sahtekarlık, dolandırıcılık ve kayırmacılık sıradan vaka-i adiye iken; cehalet gerçekten büyük mutluluk imiş... Sanki artık şaşacak ve şaşıracak pek bir şey kalmadı geriye bu hayatta... 

Fabrika ayarlarımız zannederim temiz ve sade bir ruhta gizli...





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

HAYATINIZI DÜZENE SOKACAK 20 ALIŞKANLIK

Hayatınızı Düzene Sokacak 20 Alışkanlık Öncelikle herkese güzel bir hafta sonu dileklerimle. Umarım hayatınızın akışını arada bir durup sorguluyorsunuz. Yanlış anlaşılmasın sakın. Felsefi ve ontolojik bir var oluşçuluk ve bütüncül bir yaşam kaygısını sorgulamacı bir tutum ile irdelemek değil niyetim asla.  Bugüne hafif gibi görünen ama yaşam kalitemizi engelleyen, başarıya ve hedeflediğimiz amaca giden yolda bizi sekteye uğratan bir takım olumsuz davranışlarımızı ve nispeten kötü alışkanlıklarınızı azaltmaya yönelik bir takım önerilerim olacak.  Düzenli takip ettiğim bir kaç yabancı motivasyon ve kişisel gelişim hesabı var. Daga çok Amerikalıların bakış açısı ve dünya görüşü ile şekillenmiş tavsiyeler bunlar. Ben buradaki önerileri biraz bizim ülke ve insanımız bağlamına uyarlamaya çalıştım.   Hepsinin de değerli öneriler olduğunu düşünüyorum.  Küçük adımlarla giderek, hepsini değil belki ama dört beş tanesini bile uygulama geçirmek oldukça olumlu de...

Kendinizi Aşmanın 33 Yolu

Kendini Aşmanın 33 Yolu (İlk 15 Adım!)  Hemen hepimiz kendimize dair bir takım serzeniş ve şikayetler içerisinde oluyoruz. Az veya çok... İstemsizce veya üstüne basa basa şikayet ediyoruz.  Bazı şikayetlerimiz fiziksel şartlarımız ile ilgili. Kimimiz boyundan memnun değil, kimimiz kilosundan. Kimimizin beli kalın, bazılarımızın kırışıklıkları çok.  Kimimiz göz rengini lens kullanarak, kimimiz de fazla kilolarından sert diyet yaparak kurtulabiliyor.  Kimimiz ticari zekasının azlığından şikayetçi; kimimiz ise sinirlerini kontrol edemeyerek çevresini kırıp dökmekten. Bazılarımız ise tam bir toksik canavara dönüşmüş durumda, travmalarının acısını bi-haber olan yakın çevresinden çıkartıyor... Kimimiz bazen bir duygu süpürgesi,  kimimiz kalp buldozeri, kimimiz de ilişki mengenesi...  Ama her şey bir yana, hayat devam ediyor. Stoacı bakış açısını benimsemiş bir fani olarak, kendimizi sevmemiz, kendimizi iyi tanımamız ve içimizdeki o potansiyeli uyandır...