Ana içeriğe atla

John Berger

John Berger 
Geçen hafta, özlü sözler paylaşan bir kaç sosyal medya sayfasında ve bir iki psikoloğun tweeter hesabında üst üste John Berger'e ait aynı güzel söz ile karşılaşıp durdum. Bunda var bir hikmet diyerek bu güzel cümle ile ilgili aklımdan geçenleri ve bende yarattığı çağrışımları yazmaya karar verdim. Hayata ve hayata yüklediğimiz anlama dair bir sanat eleştirmeninin gözünden derinlikli bir perspektif tahlili yapılmış büyük üstat tarafından. 

Neredeyse otuz yıl önce 1993 yılında dil eğitimi bölümünde son sınıf öğrencisi iken ODTÜ'de bir öğrenci kulübünün düzenlediği kısa öykü yarışmasında eğitim distopyası ile ilgili yazdığım bir öykü ile sembolik bir ödül almıştım. Ödül, Metis Yayıncılığın çıkardığı üç kitaptan oluşuyordu. Kitaplardan birisi Booker Prize ödüllü sanat eleştirmeni John Berger'in 1972'de yazdığı "Görme Biçimleri" (orijinal adı Ways of Seeing) adlı eseriydi. John Berger 1926 Londra doğumlu bir sanat eleştirmeni ve kuramcısı.

Yer yer resimli sayfalarını karıştırdığım bu kitabı okumayı bitiremedim. Öylece yarım kaldı. Muhtemelen ya birine verip kaybettim ya da bodrumdaki kitap raflarında diğer kitaplarla beraber rutubet ile yavaş yavaş sararıyor ve çürüyor. Hediye edilen diğer iki kitabı ise hiç - hem de hiç - hatırlamıyorum. Üstelik daha da kötüsü o dönem daktilo ile yazdığım ödüllü distopik öyküm de kayıp. Öyküyü bile hayal meyal hatırlıyorum. Hayat böyle bir şey işte: "verba volant scripta manent", yani "söz uçar yazı kalır". Yazı da uçunca, anılara dair her şey ölüp gidiyor; antik raflarda çürüyen tomar tomar kitaplar gibi... Geri dönecek olursak, John Berger şöyle demiş:  

"Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir. İnsanlar da öyle."

Bu değer atfetme ile ilgili derin bir söz. Eşyanın tabiatı gereği ona anlam yüklüyoruz. Masa bir sözcük, kalem gibi. Dil felsefesi gereği cisim ve anlam arasında bir bağ kuruyoruz. ("Dil dünyayı resmeder," diyen düşünür Wittgenstein'ın dil felsefesinde bu görülebilir, onu belki sonra yazarım.) Çok değer veriyoruz bazen renkli dikdörtgen kağıt parçalarına, dört tekerlekli götürgeçlere, ışıltılı parlak taşlara, güzel urbalara ve janjanlı paketlere. Devleşiyor bazı şeylerin anlamı zihnimizde. 

Yüceltiyoruz bazı nesnelerin değerini olması gerekenden çok daha 'öteye' ve uzağa koyarak. Bu yazıyı okuyan herkes kesinlikle ve kesinlikle Erich Scheurmann'ın Papalagi kitabını okumalı. Muhakkak... Değer atfettiğimiz şeylerin aslında bir algı belki de kültürel ve toplumsal dayatmadan ibaret bir yanılsama olduğunu göreceğiz. Ancak biz de o zaman ilkel kabilelerin yüce bilgeliğine erişip göğü delebiliriz Papalagi gibi. 

Tıpkı eşyaya değer atfettiğimiz gibi insana da değer atfediyoruz ve aslında bu tek yönlü akan bir su kanalı gibi işlev görüyor. Siz karşı tarafa atfettiğimiz değerin size doğru yönelmesini beklerken aynı yoğunluk, coşku ve debiyle çağlamasını bekler iseniz hayal kırıklığı yaşama ihtimaliniz çok yüksektir. Bu her tür ikili insan ilişkisi için işleyen basit bir ilişki mekaniği aslında. İş ilişkilerinden tutunda; ebeveyn ve çocuk, karı koca, sevgili ve dostluklara kadar benzer biçimde var oluyor değer atfetme denklemi. O kadar. Bir insana yüklediğiniz aşırı dozda anlam belki sonra fark edilen boşluk ve değersizlik ve değersizleşme tecrübesi ile çok sarsıntı ve acı verici bir ders olarak dönebilir kişiye. Aslında karşındakinin gittiğine değil ona verdiğiniz değere üzülüyorsunuz.  

Berger haklı. Biz ancak anlam yüklediğimiz vakit değerli olur etrafımızdaki şeyler. Bu tek yönlü bir algı aslında. İsteşli (reciprocal) olması gerekmiyor sanılanın aksine. Bizim için değersiz olanın zaten bir kıymet-i âliyesi de yok. Herkese göre değişmekle birlikte, geriye dönüp baktığınızda çok yüceltip yere göğe bile sığdıramadığınız ve sonra da bir sebeple bitirdiğiniz - mazideki - ilişkilerinizi gözden geçirdiğiniz vakit ne kast ettiğim fikir verebilir bir nebze de olsa... Değer bizim ile ilgili bir kavram. Karşıdaki kişinin özdeğeri ve özbilinci ile ilgili değil.  

Değerli insanlar olsun hayatımızda. 

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...