Ana içeriğe atla

Kel Başa Şimşir Tarak - Dünya Felsefe Günü

Kel Başa Şimşir Tarak - Dünya Felsefe Günü

Bugün Dünya Felsefe Günü imiş. 17 Kasım olduğu için sabit bir gün olarak anlaşılmasın. Kasım ayının üçüncü Perşembesi olduğu için felsefe günü bugüne denk gelmiş. UNESCO'nun aldığı bir kararla belirlenmiş bir gün ama sabit bir tarih değil; tıpkı Mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü ve Haziran ayının üçüncü pazarının Babalar Günü olması gibi sabit bir gün döngüsü olmayan bir gün seçilmesinin arkasında da felsefî bir hikmet olmalı. 14 Mart Pi Günü (3.14 olması hasebiyle - biz de Tıp Bayramı halbuki?) 24 Kasım ise Öğretmenler Günü iken?

Bir felsefesever olarak, sorgulamak gerekiyor biteviye: Kasım ayının üçüncü Perşembesi - neden sonuncu veya ikinci değil ve neden Perşembe acaba bunca Sabatik Cumartesi ve Pazar ayini için tatil günleri ve kutsal Cuma dururken? Cevap burada gizli galiba. Yalın ve tarafsız ve de alaedade bir gün Perşembe? Merak ediyor insan, acaba felsefeseverler ayın üçüncü haftasında ve Perşembeleri daha çok mu tefekkür ediyor acaba? 

1987 Haziranında, alan kısıtlaması olmayan daha özgür bir ortamda üniversite sınavına girerken (o zaman ki adıyla ilk aşama ÖSS; ikinci aşama ÖYS idi), mühendislik tercihlerinin altına ODTÜ Felsefe ve Tarih Bölümlerini yazmıştım o zaman ki aklımla, inşallah mühendislik tutmaz diyerek dua ederken ama mecburen bir mühendislik bölümü tuttu o aldığım puanla; biraz mühendislik okumak durumunda kaldım ODTÜ'de. Sonra okulu terk edip yine aynı üniversitede Dil Eğitimi bölümünü kazanınca, lisansta seçmeli ders olarak doktora düzeyinde PHIL 633 kodlu Foundations of Logic (İleri Düzey Mantık Dersi üstelik de 5. Seviye!) dersini almıştım, Teo Grünberg'in asistanı Ahmet İnam'dan. P>Q önermeleri vs vs... 

Felsefe özünde düşünmeyi teşvik eden bir alan. Doğrudan bilim değil belki ama ilim diyebiliriz, kısaca akletme ve derin düşünme ilmi (contemplation).. Sonra A.Ü'nde master yaparken Dil Felsefesi dersi aldım deli bir hocadan fena kapışmıştık semiotics - göstergebilim üzerinden anlamı anlamaya çalışırken; süreçte Wittgenstein vasıtasıyla dil ile ifade dünyasıyla tanıştık mecburen.

Pek çok felsefeci öğrencim oldu öğretmenlik yaparken. Çok şey öğrendim öğrencilerimden hayata dair. Hayatı ve bir şeylerin anlamını sorgulamak güzeldi. Öğrencilerim lisans sonrası akademik olarak ilerledikçe (felsefe profesörü öğrencilerim var şimdi), onların bazı makalelerini çevirmek durumunda kaldım İngilizce'ye veya İngilizceden dilimize; aralarında Almancadan çevrilmiş Kant ve Heidegger metinleri de vardı, Lacan gibi az bilinen modern felsefecilerde. Zaman ve anlam kaygısı da biraz buradan oluştu zannederim...

Başlıkta kullandığım "kel başa şimşir tarak" ifadesi; biraz "ayranı yok içmeye atla gider çeşmeye" deyimine benzer bir tabir. Hak etmeyene olması gerekenden fazla değer vermeyi eleştiren komik bir özdeyişli güzel bir söz demeti tadında... Ülkemizi anlatıyor biraz son süreçlerde... Sorgulamayan ve sorgulatmadan es geçen; idare-i maslahatcı ve sallabaşçı almaaşçı, gördüğü yanlışa itiraz etmemeye ön-programlı - ağartılmış aklandırıcı kullanımı serbestisi olan ben bilmem beyim bilirci - pardon büyüklerimiz bilirci; ülke menfaatini ve gelecek nesillerin mesleki ve adaletçi ahlakî kaygılarını önemsemeyen; tahtını ve bahtını sever - mabadı kurtaralım Silistre'ye sonra bakarızcı (bu arada bizim e-kütük full Silistreli yazıyor!!!), ben yimem amma yan cebime koycu; orta yolcu - rüzgarına uygun Ankara yaprak dönercisi bir güruh ile muhattabız pek çok yerde ve köşebaşlarında ve su kenarlarında artık. 

Sofie'nin Dünyasını erotik film, Karl Marks'ı modacı zanneden idarecilerin olduğu bir düşünce ufkuna doğru iskele alabanda yelkenler fora gidiyoruz hayırlısı ile... Sanat, edebiyat ve estetik gibi şeyler zaten tasnif dışı ve yangında son kurtarılacaklar listesinde yer alıyor. Özenilen ve referans alındığı söylenen ced ve ataların hayat felsefesi ve vizyonu yerini fantastik dizilerle içi boşaltılmış 404 Not Found hatası veren "yeşile çalan" turkuaz mavisi donuk ekranlara bırakıyor. 

Giderek seyrekleşen grimsi saçlarımla nadir baktığım aynalarda baş başa kalınca; bırakın şimşir ağacından yapılma özgün bir tarağı, artık sadece statik elektrik konusunu anlatırken kullanılan ebonit bir tarağım bile olmadığını fark ettim ömrü hayatım boyunca. Kendi bariz kelliğini haklı çıkarmak için "maden olan yerde ot bitmezmiş" yalanının arkasına sığınan tüm yakın arkadaşlarım gibi ben de; Dekartçı bir güzelleme yapıp "cogito ergo sum" demek yerine; biat ediyorum kafamı dinliyorum modunda herkesin felsefe gününü mübarekleyip işini bilen büyüklerimin ellerini ve bilumum yerlerini öpüyor ve saadetler diliyorum. Hayırlı Perşembeler cümleten.  




Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...