Ana içeriğe atla

Nuh ve Aşure

Nuh ve Aşure
Kadim bazı bilgilere göre yeryüzü altı kez baştan kendini sıfırladı. Bunların içerisinde muhtemelen buzul çağları - belki küresel ısınma sikleleri - vardı. Nuh Tufanı'da bu öykülerden birisi. Yeryüzünün kendini sıfırlayıp yeniden inşaa ettiği ve temizlenip arındığı en önemli metinlerden birisi. 

İlginçtir ki tüm kâdim bilgi içeren kitaplarda, yazıtlarda, destanlarda ve mitik öykülerde Nuh'a (Noah) bir atıf vardır. Yaratılış / Tekvin / Genesis'ten tutun da Gılgamış Destanına kadar tüm antik metinlerde yeryüzünün sulara kaplandığı büyük tufana ve o hayatın ve nebatın yeniden yeşerdiği döneme bir gönderme mevcut. 

Olayın jeomorfolojik etkisi, oluşu, gerçekleşme süreci vs sonuçlarından daha ziyade, Tanrı neden böyle bir şey ister? sorusunu irdelemek bu bağlamda sorulması gereken soru zannederim. Bilindiği üzere, hem Rahman hem de Rahîm olan müşfik Tanrı bazen yarattığı küçücük ve basit insanlara kızarak, bir Hâlîk, bir Cabbar ve bir Mutekebbir sıfatları olan mutlak el-ilah olan Allah gücünü göstermek ister isyancı kullarına ve mahlukata. 

Tuğyan eden asi ve müstağni insan da bir tür yarışa girer tanrı ile. Bu müşrik tavır içerisine giren ve kendini tanrı ile eş addetme gafletine düşen Adem ve Havva'nın sülbunden gelen çocukları bunun bedelini çok ama çok sert biçimde öderler tıpkı Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin aşırıya kaçan bireyleri gibi. Kimi ses ile kimi farklı felaketler ile cezalandırılır. Zira tanrının gazabı diğer hiç bir canlının gazabına benzemez. Bireysel düzlemde Yunus (Jonah) ve Yusuf (Joseph) benzer ama elbette çok daha basit düzeyde küçük cezalar ile eğitilir ve terbiye edilir. Kutsal kitaplar hep bu öğreti ve kıssadan hisse (parabales) öyküleri ile doludur. 

Nuh ve onun asi yakınları - hatta öz oğlu bile - bu uyarıdan ders almazlar. Kendine verilen görevi alan Nuh'u Nebi büyük bir inşaata koyulur. Aslında orada gemi ile inşaa edilen yepyeni bir hayattı sembolik olarak. Nuh'un üç oğlu Shem, Ham & Japheth (Ham, Sam ve Yafes) ve şimdi yeryüzünde var olmayan ve "Nefilim" denen (Nephilim) bir tür olan devler inşaata bilgi ve kas güçleri ile yardım etmişler, kimi kaynaklarda zikredildiği üzere. Mitolojik bir film karesi gibi aslında tüm bu anlatılanlar - tıpkı Adem ve Havva'nın cennetten kovulması öyküsünde olduğu gibi çok müstesna metinler bunlar. 

Aşurenin hikâyesi bir rivayete göre bu Nuh'un kıssasına dayanmaktadır. 

Aldığı emir ile her canlı türünden birer çift alan Nuh sonunda yeryüzünü sular ile kaplayan Büyük Tufan'dan sağ çıkmayı başarır, yanındaki canlılar ve ona biat eden insanlar ile. Aşure öyküsüne atıf burada var zannediyorum. Bir kara parçası arayan kuşlar artık bitmekte olan erzak konusunda haberci olmak üzere gemiden gönderilir bir umut ile... Gemi ise aylarca suda kalır. Geriye kalan yiyecekleri bir kazanda toplayarak bir çorba pişirmeye başlarlar. İşte o zamanda yapılmış çorbaya bugün 'Aşure' diyoruz. 

Aşure Anadolu'nun istisnai tatlılarının başında yer alıyor ve aslında semavî bir tat ve Yahudilik dahil yapılan bir yiyecek yani sadece Müslüman geleneği değil. Ermeniler'den tutunda Süryanilere kadar, özellikle de Kerbela atfı ile Alevilik'te yaygın olarak yapılan bir yiyecek ve illa da tatlı ve şekerli olması gerekmiyor. 

Kişisel olarak hep aşureyi sevdim. Özellikle de ev tipi olanları. İçinde bol miktarda tahıl olan aşureyi aslına ve özüne hep daha uygun buldum her nedense... Çok fazla meyve parçaları konan veya bir takım jöle ve kıvamlaştırıcı eklenerek yapay bir koyuluk kazandıralan - sanayi ve pastane tipi - aşureleri hiç doğal bulmadım. "Simple is beautiful", sadelik güzeldir felsefesi ile hayata bakmaya gayret eden birisi olarak - özde basit ama lezzette güçlü tatların damaktaki etkisini hissetmek güzel. 

Dün gece, mutat olduğu üzere, uyku tutmayıp, gecenin bir köründe uyanıp - annemin mutfağına girip - gizli gizli dolaptan bir kase aşureyi yedikten sonra, tüm bunlar hakkında bir şeyler yazmak geldi aklıma. Güzel aşure yapanların elleri dert görmesin - başta anneminkiler 🙏olmak üzere... 🧿


Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...