Ana içeriğe atla

Aşkın Kıblesi

Aşkın Kıblesi
Kıble ve aşk kelimelerini yanyana gördüğünüzde ilk neler hissettiniz elbette bilemiyorum. Muhtemelen dini eğilimleri daha güçlü olanlar aşk kelimesinden daha ziyade kıble kelimesi üzerinden bu isim tamlamasını kafalarında şekillendirdiler. 

Kıble ilk anlamı ile Müslümanların, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, namaz kılmaya başlarken yönelmeleri gereken, Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde bulunan Kâbe’nin olduğu yön için kullanılan bir tabir. Türkiye'nin coğrafi konumu düşünüldüğünde 23 derecelik bir açıyla güneye doğru yönelmek kıbleyi bulduğunuz anlamına geliyor. Dinî vecibeler anlamında "istikbalî kıble" namazın şartlarından biri. Yani namazınızın dinen geçerli olması için belli bir yöne doğru dönmeniz gerekiyor.

İlk dönemlerde müslümanların kıblesi, Kudus'teki Mescid il Aksa. Sonradan Hz İbrahim ve oğlu İsmail'in inşaa ettiği Kabe'ye yöneliyor müslümanlar. Kabe aslında özü itibariyle taştan yapılma, üstü örtü ile kaplanmış küp şeklinde bir taştan bina. Eski dönemlerde ise Lat, Uzza, Menat gibi aslında eski toplumsal kanaat önderlerin putlaştırılıp heykellerinin konulduğu bir bina. 

Bu kadim dinî merkezi ele geçirme maksatlı bir kaç kez yıkılma girişimi de söz konusu tarihte. En ünlüsü de Kuran'da Fil Suresinde bahsi geçen fillerin komutanı Ebrehe'nin ebabil kuşları ile yenmiş bir ekin tarlası gibi bozguna uğratıldığı saldırı girişimi. Şimdiki hali ise tam bir içler acısı.  Şaşaa ve debdebe içinde cüceleştirilmiş, ruhu ve içi boşaltılmış bir Kâbe var artık... Salman ve Suudi selefleri, Ebrehe'den çok daha fazla zarar vermiş durumdalar Kabe'nin çevresine... 

Konumuz bu değil elbette. Konumuz aşkın nereye yönlendiği. Mesleği deformasyon gereği, dini içerikli tarihi bilgi verdim. Bu arada Muğla'da okumuş, hiç Kur'an kursuna gitmemiş ve Arapça harfleri bile okumayı bilmeyen düz lise mezunu muhacir bir Türk olarak, çok ciddi bir dinî ve tarihi birikimimim oluştu arkadaş grupları ile düzenli olarak yıllarca devam eden eleştirel okuma oturumları sonucunda. 

Yani yukarıda yazdığım tarihi bilgi için herhangi bir araştırma yapmaya gerek duymadım. Zaten çoğunuzun bildiği şeyler. Tanrının her yerde olduğuna inandığım panteist / vahdet-i vücudçu görüşe göre kıble her yer. Bu nedenle kıble ile bir binaya yönelmek zaten başından beri ilginç bulduğum bir kavramdı. Ama bunları sorgulamak abesle iştigal. Tıpkı putlardan arındırılmış Kâbe'deki Hacer ül Esved'i öperken endişe duymasının normal olması gibi. 

Belki de bu yüzdendir ki tıpkı tanrı aşkı gibi, yalın aşkın da yönelmesi gereken bir yön yok. Aşk her yerde, ruhun evi kimi sevdiyse aşk orada. Bazen aşk o kadar güçlü bir duygu olur ki, döndüğünüz her yerde sevdiğinizi görürsünüz. Gözlerinizi sabah açtığınızda onu yanınızda görmek istersiniz, yanınızda değil ise, ondan gelmiş bir mesajı, aramayı, gönderilmiş bir resmi görmeyi istersiniz. Gece uykuya onunla dalmak, gecenin zifiri yalnızlığını onunla paylaşmak onunla sonsuzlukta yok olmak istersiniz. Yüzünüzü döndüğünüzde yanınızda ise, aşkın kıblesi aslında dibinizde duruyordur. 

Aşk yeryüzünün en güçlü duygularından birisi. Kıbleye ihtiyaç duymaz. Aşk, her zaman fiziksel birliktelik, mekansal yakınlık da olmadan da aşktır. Farklı bir mekan ya da şehir ya da ülkede yaşayan sevdiğiniz bir kişi için, onun sevgisini hissetmek için onun olduğu yere dönerek veya yönelerek sevginizi gösterme ihtiyacı duymazsınız. Bilirsiniz ki aşk bir yön değildir. Aşk bir bütüncül ruh halidir. En kötü mekanlarda bile aşk vardır ve yaşanır. Çünkü sevginin ve sevdiğinizin olduğu her yer aşkın gerçek kıblesinin olduğu yerdir. 

Şayet aşkı hissetmek isterseniz, sevdiğinizin minik bir gülümsemesi, hoş bir şekilde sizi araması, halinizi merak etmesi, kısaca ruhunun sizinle olması yeterlidir. Aşkın kıblesi sevginizi en yoğun hissettiğiniz kişinin sizin ile iletişim halinde olması ile şekillenir ve yoğunlaşır.

Bırakın aşk kendi kıblesini bulsun. Kalbinizin daha hızla atmasına neden olan kişinin gözlerindeki o ışıltı kalbimizin kıblesini bulduğu anlamına geliyor.  O kişinin size sıkı sıkı sarılması, başını göğsünüze yaslaması, o kıblenin gelip kalbinize yerleştiği ve artık bir yere yönelmenin anlamını yitirdiği duygusunu yüceltir ve arttırır. Aşk, pırıl pırıl, ışıl ışıl koskaca şeffaf bir küre içinde olmaya benzer. Döndüğünüz her yerde o parıltılı ışıltı sizi sarıp sarmalar, arzuyla sizi kuşatır. 

Aşk gelip sizi bulduğunda kıble arayışı da bitmiştir. Siz artık onun içine, o da sizin içinize yerleşmiştir. Bu nedenle bir yöne değil içinize bakmanız ve kalbinizin sesini dinlemeniz yeterlidir... 

Aşk ile kalın, çünkü o sizin olduğunuz her yerde sizin ile...




Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...