Ana içeriğe atla

An'da Kalmak

An'da Kalmak


Ölü Ozanlar Derneği filmini izlemişsinizdir zannederim. İzlemeyenler için tavsiye etmek haddime değil belki ama, kesinlikle izlenmesi gereken ilk 50 film içinde bence. Filmi 1989 yılında şu anda kapalı olan Ankara Yenişehir - Sıhhiye'de bulunan AST salonunda izlemiştim dil bölümünde okuyan ev arkadaşım ile ve o dönemde ben maalesef mühendislik okuyordum ODTÜ de. Maalesef diyorum çünkü okulu terk etmiş ve aslında yapmak istediğim bir iş olan grafikerlik işleri ile uğraşıyordum o yıl... 


Bunları anlatma sebebim tamamen filmdeki karakterler ve elbette baş rol oyuncusu - intihar ederek hayatına son veren - Robin Williams'ın canlandırdığı John Keating'in çocuklara vermeye çalıştığı hayat felsefesi ile ilgili: Carpe Diem! (İngilizcesi: Seize the day!) Yani anı yakala - günü yaşa! 


Ölü Ozanlar Derneği gerçekten muhteşem ötesi bir filmdir. Eğitim felsefesini baştan sorgulayan, crème de la crème üst sınıf ancak gelenekçi bir erkek okulunda (Welton College) sistemi sorgulayan bir edebiyat öğretmeninin sistemle olan mücadelesini anlatır. Benzer bir versiyonu ise Julia Roberts'ın başrol oyuncusu olduğu Mona Lisa Smile filminde çok daha basit örgü ile görülebilir. Yine aynı kategoride Aamir Khan ın oynadığı Three İdiots filmi ve Özgür Doğan in çektiği İki Dil, Bir Bavul filmi... İranlı yönetmenlerden Takthé Siah (Kara Tahta) filmi de kesinlikle izlenmesi gereken eğitim filmleri arasında... 


Carpe Diem felsefesine geri dönecek olursak, epistemolojik anlamda dün yada yarın yok aslında. Yaşanılmamış dünler ve yaşanacak yarınlar var. Ayrıca, an dediğimiz şey kısacık bir lahza ve sürekli geride kalmaya ve arkada bırakılmayaya programlanmış durumda... Üstelik daha da kötü olan ise yaşanan an'ın geri getirilemiyor olması. Bu bağlamda anı yaşamak değerli - üstelik çok değerli zira yerine konulabilecek ve tekrar ikame edilebilecek bir nitelikte değil an dediğimiz şey. En kötüsü de an'ın sürekli harcanan bir öz sermaye gibi olması. An her daim tüketilen ve yerine konulup tekrar yaşanabilecek bir tüketim ürünü değil. Yaşanıyor ve bitiyor. Benzerlerinin yaşanması elbette mümkün ama asla aynı şey değil. 


Aynı nehirde iki kez yıkanmak mümkün değil diyen Heraklitus gibi değişim kaçınılmaz. O nehre tekrar girdiğinde ne sen aynı sensin; ne de oradan akan nehir sularındaki moleküller aynı. Her şey değişmiş - güneşin açısı, suyun akış hızı, içinde yüzen balıklar, kenarda otlayan ceylanlar, içindeki ruh, evrendeki saat ve saniye - başka bir şeye evrilmiş durumda; ne kadar benzer görünürse görünsün aslında o an ile şimdiki an aynı zaman dilimleri değil... 


Anın tadını çıkarmak ekbetteki eyyamcı bir hedonizm ile dünyayı boşverelim demek asla değil... Olmamalı da... Anı yaşamak - o andan keyif almak demek. Acı için bile geçerli bu aslında. Üzüntü de, yokluk da, yaşanan kayıplar da, yitirilen zamana yakılan ağıt da, kaybolan ve yitip giden güzel şeylere duyulan özlem ve arayış da güzel ve yaşanması gereken insanî duygular. 


Aslında ağlamak bile çok güzel. Hıçkıra hıçkıra doya doya ağlamak. Bu bile an'ı yaşamak. Üzülmek gerektiğinde o üzüntüyü ve yası yaşamak da hayatın bir parçası. 


Hayat bir bütün ise, bu bütünlük içerisinde sevmek ve üzülmek de hayata dair ise: her ikisi de yaşanmalı. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi doya doya yaşanmalı her şey. Bir şeyleri ötelemek ve başka ileri zaman dilimlerine atmak, onların yaşananamama ihtimalini de açık bırakmak demek. Aforizmik biçimde denildiği gibi; özlediyseniz arayın, seviyorsanız söyleyin, yaşamak istiyorsanız da çok ertelemeyin. Zaman yerine koyabileceğiniz bir nesne değil. Harcanan ve her harcandığında yok olup buhar olup uçup giden soyut bir imgelem, o kadar - gerçekten de o kadar...


Zamanın değerini bilmemiz umuduyla güzel bir hafta sonu olsun.... 


Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...