Ana içeriğe atla

Mutsuzluk

Mutsuzluk 
Asla karamsar bir insan olmadım - hayatımın neredeyse hiç bir döneminde. Çok iş değiştirdim ve zannederim 12 ayrı iş yerinde çalıştım. Bunların sekizi üniversite idi. Üç kez üniversiteden atıldım. Mesleki kariyerime ODTÜ'de mühendislik okuyarak başlayıp yine aynı üniversitede İngilizce öğretmenliği - dil eğitimi masteri ile devam ettim. Her çift gibi evlilikte sıkıntılı dönemler yaşayıp bunu yakın çevreme ve aileme hiç yansıtmadım. Çok iyi para kazandığım dönemler olduğu gibi - bütçemi çok iyi yönetemediğim dönemler de oldu...

Tüm bu farklı yaşanmışlıklara rağmen, kendimi - hayatı genel anlamda sorguladığımda - asla mutsuz bir birey olarak tanımlamadım. Bunu yaparsam hem kendime hem de kendimi kıyaslama imkanı bulduğum çevreme göre haksızlık yapmış olurum. Genel anlamıyla kendimi bu hayatta "mütmain" birisi olarak tanımlamam mümkün. Bu bağlamda hem aileme hem de bu imkanların oluşmasına katkıda bulunan herkese müteşekkirim. Aksini söylemem asla mümkün değil. 

Benim kendimi mutlu hissediyor olmam elbette ki etrafımdaki insanların mutluluğuna olumlu bir katkı sağladığım anlamına gelmiyor. Gerek iş ortamı ve yöneticilik görevi gereği hem de duygusal olarak yakın ilişki içinde bulunduğum bazı kişilerin kalbini kırdığım ve üzdüğüm oldu. Bu vesileyle özür dilemem gereken kişilerden buradan özür diliyorum - şayet beni okuyor iseler elbette. Ancak, tüm bunlara rağmen, hayatı ve hayatın anlamını anlamaya ve sorgulamaya çalışan bir birey olarak, hayatı anlamlı kılan kavramlardan birisi olan mutluluğu ve ters kavram olarak mutsuzluğu anlamak da istedim hep. 

Neden bazı insanlar daha mutsuz sorusuna cevap bulmak istedim. 

Buna bulabildiğim cevap çok basit ve kısa. Mutluluğa dair yazılar yazan, Mitch Albom, Alain Botton, Bertrand Russell ve Arthur Schopenhauer gibi yazarlar ya da Hyggee veya Mutluluk Projesi gibi kitaplar kütüphanemde mevcut. Ben bunlardan da basit bir cevap peşindeyim. İnsanı mutsuz eden şey veya şeyler nedir ve bunlar nasıl bertaraf edilebilir. 

Buna cevaben iki sözcük söyleyebilirim: "beklenti ve tamah". Mutluluk veya tersi kavram olarak mutsuzluğu bu iki kelime etrafında formüle etmek gerçekten mümkün. 

İster sahip olduğunuz veya olmadığınız mal, mülk, para, pul, fiziksel özellikler (güzellik, boy, pos, sağlık, özürlülük durumları, hoş bir fizik) isterse de mental kapasite (zeka, akıl, yetenekler) olsun, isterse de bunların bileşenleri olarak kariyer, zenginlik ve statü tarzı birikimler olsun - mutluluk veya mutsuzluk kaynağı olarak gösterilmeye en uygun hayat bileşenleri... 

Şayet beklentilerinizi çok yüksek tutar iseniz, mutlu olma ve mutlu kalma şansınızı çok büyük oranda azaltırsınız. Beklenti, mutmain olmanın önündeki en büyük engel. Bir arkadaşım bir kaç gün önce kendisini başka insanlarla karşılaştırmanın kendisine mutsuzluk getirdiğini söylemişti. En yakın arkadaşının sahip olduğu imkanların (ev, araba, lüks alışveriş imkanı, giyim kuşam vs) nispeten kendisinde az olmasının bir kıskanma sebebi olduğunu ancak bunu o şeylere ulaşmayı önemsemeyerek aştığını söylemişti. Onun bu yaklaşımı beni çok mutlu ettiği gibi ciddi olarak da düşünmeye ve konuyu irdelemeye sevk etti. Evet azını isteyince (tamah - denilen şey!) mutlu olma olasılığınız artıyor. 

Öte yandan başka bir arkadaşım ise, ilişkide karşı tarafta aradığı kriterleri saydığında (sadece 7-8 tanecik demişti!), mutsuz olmak için ne kadar çok sebebi varmış diye geçirmiştim içimden ve asla bunu kendisine söylemedim. Çıtayı yüksek tutmak her zaman daha mutsuz ve karamsar bir dünyaya kapı aralamak demek aslında. Karşı tez olarak elbette şunu sorabilirsiniz: hiç mi bir şeyleri elde etmek için hırs, azim, hedef koyma ve çalışma iştiyakimiz olmasın mı dediğinizi duyar gibiyim. Elbette hayatta bunlar itici güçler ve kişiyi zinde tutan motivasyon kaynakları. 

Hayata sade ve basit bakmaya çalışan birisi olarak, çıtayı hep yüksek tutmanın mutsuzluğun en büyük sebebi olduğunu gözlemledim. Elbette ki maaşınızı, dişlerinizin şeklini, işyerinizi, boy posunuzu, yüz şeklinizi, zihinsel kapasitenizi, şehla bakışlı olmanızı, kilonuzu, saçınızın kıvırcık olmasını beğenmeyebilirsiniz... Ama bu tür şeyleri sizi siz yapan ve aslında güzelleştiren fiziksel unsurlar olarak görür, finansal konuları da sevdiğiniz işi ekstra işler yaparak güçlendirir iseniz, pek çok şeyin size daha çok mutluluk verdiğini göreceksiniz. 

Kısaca, mutluluk da başarılı olmak gibi bir bakış açısı. Bakış açınızı değiştirdiğiniz andan itibaren mutluluğunuzun artmaya başladığını göreceksiniz. Çıta yüksekliğini belirleyen biziz aslında. Hem ilişkilerde hem hayatta olması mümkün olan ve olmayan şeyleri sıraya koyup sadece erişebileceklerinizi ve yapabileceklerinizi odağınıza koyduğunuzda hayatınızın kolaylaşıp keyifli hâle geleceğini görmeye başlayacaksınız. 

Mutluluk, beklenti ve tamah ile ilgili - bu ikisinin doz ve düzeyini ayarlar iseniz, mutluluk yanıbaşınızda olacak.  Basit olmak iyidir 🙏. 


Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...