Ana içeriğe atla

Güç ve Güç Algımız

Güç ve Güç Algımız


Bildiğiniz üzere başkent Ankara pek büyükelçiliğe ev sahipliği yapıyor. O nedenle de pek çok "international school" denilen eğitim kurumları var - genelde İngilizce ile eğitim yapan. Bu kurumlardan birinde çalışan yakın bir arkadaşım farklı milletlerden gelen öğrencilerin davranış kalıpları ile ilgili gözlemlerini anlatmıştı. Ulus devletler, birleşik devletler, süper güçlü devletler, nispeten küçük devletler, palazlanmakta olan üçüncü ve ikinci dünya ülkelerinin ilk ve orta okula giden çocuklarının kendilerini ifade ediş biçimleri, özgüvenleri ve gücü algılama biçimlerini anlattı. Buradan hareketle geniş spektrumdaki güç algısından bahsetmek istiyorum. 


Sosyo-genetik diye interdisipliner bir alanın varlığa inanıyorum ben. Epigenetik ile ilişkilendirilen son zamanların popüler alanlarından birisi olan "aile dizimi" gibi yeni akımlardan bahsetmeyeceğim burada - ki nispeten bunların da toplumsal ve bireysel karakterin şekillenmesi ve oturmasında etkisi muhakkak vardır. 


Daha büyük çerçevede, emperyal devletlerinin çocukları - torunları ya da - kendilerini tarihsel olarak güçlü sınıfının yanına konumlandırır. İngilizler, şimdi Amerikalı ve Ruslar, bir ölçüde Pers-İran geleneği, Çin ve Hint İmparatorlukları torunları kendilerini güçlü hissederler, tıpkı Mali gibi bazı Afrika ülkelerinin çocuklarında olduğu gibi. 


Bu bizim bağlamda Osmanlı - meşhur Fatihan torunları olarak tezahür ediyor. Ancak ve maalesef mevcut konjektürde bu miras hem yanlış anlaşılmış hem de çok yanlış yorumlanmış bir durumda... Konuya son dönem popüler dizi replikleri ile bağlanan, aslında hiç tarih okumamış, dogmatik ülkücü milliyetçi karışık "prime time" bilgeliği ile ayarsız Osmanlıcılık oynayan bomboş nesil ile karşıda sadece yine dogmatik militarist cumhuriyetçilikten kaynaklı reddiyeci ve tasviyeci uç fraksiyonlar içinde olanları hariç tutmak koşuluyla, güç ile ilgili algımızda ciddi bir akli meleke boşluğumuz var bizim güçlü devlet ve imparatorluk çocukları olma tasavvurumuz hususunda.. Bu başlı başına ayrı bir konu...İlber Amca, Afyoncu, Bardakçı ve Şengör abilere bırakalım konuyu. 


Güç sadece bireysel kas ile ilgili bir algı asla olamaz. Aksi durumda Olimpiyat madalyalarını sadece hep belli ülkeler toplar idi (nispeten haklılık payı da yok değil bu tespitte 🫣) Bu tip sporlardaki başarı özünde yatırım ve eğitim ile şekillenir ve parası olan güçlü ülkeler sömürü güçlerini spora da taşırlar. Siyahileri en çok hakir gören milletlerden birisi olan Fransızların futbol ve sprint milli koşu takımında beyaz Fransız bulamamak bununla ilgili algı değişiminin sonucunda olmuştur. 


Coğrafya elbette kader. Doğduğumuz evimiz de bir kader. Ancak güç ile ilgili algı bir tür dönüşüm ve değişim vesilesi olabilir - şayet doğru yönlendirilir ise. Statü ile ilgili güce tapınmak üçüncü ve nispeten ikinci dünya ülkelerine has bir algı. Hala yöneticileri (kral, sultan, firavun, devlet ve din adamlarını) tanrının gölgesi zanneden ülke çocuklarından sadece pasif ve köleci bir ruh bekleyebiliriz... 


Size bilgi ve hizmet sunanları hizmetkâr olarak görürseniz konuyu kapatmış olursunuz. Bir iki siyasetçinin tokalaşma için uzattığı eli havada bırakmış birisi olarak, güce tapmayı hep zilliyet olarak addettim. Tapınma, tanrılaştırma ve rableştirme dolayısıyla gereğinden çok yüceltme herhangi bir insana yöneltilemeyecek kadar güçlü bir inançtır. Öyle de kalmalıdır. İnsan şerefli bir varlıktır ve şerefini ucuz güç gösterilerine feda etmeyecek kadar da değerli bir varlıktır. 


Güçlü olmak, mazlumun ve ezilenlerin yanında olmakla taçlandırılmalı. Ancak o zaman güç kavramı insani bir anlam bulabilir. Ekabir takımı olarak sizden güçsüz mustazafların haklarını gasp ediyor iseniz, onların maddi veya manevi varoluşlarına tasallut koyuyor iseniz, burada inanç ve dinden bahsedilmesi ancak abesle iştigaldir. 


İnancı olan hiç bir insan (burada dinin adının önemi yok) başka bir insana statü olarak daha aşağıda diye güç ve gövde gösterisi yapamaz. Birey olarak hiç bu tip üçüncü sınıf güce tapan ve konumunun içini dolduramayan adamları ciddiye almadım. Bürokrasi de çok ders verdim. Devlet erki görünümlü boş ve liyakatsız adamları anlamanız ve çözmeniz beş dakikayı geçmez. Statüye dayalı güç bir tasarruf konusudur. Sarf edilmesi gereken, insanlığın hayrına vakfedilmesi gereken bir itici unsurdur güç. Üstelik de geçicidir. O nedenle koltuk ve mevkiye hiç prim vermeyin. Değmez zaten. 


Kontrolsüz güç ise tüm bunlar içinde en kötüsüdür. Küçük kafalı adamları büyük yerlere getirince (sallabaşlar - ingiliççesi yes-man), güç zehirlenmesi olur. Ülkeler bundan çok zarar görür sonrasında. Ülkeye ve adalete olan inancınız rendelenir. Güç ve aptallık asla yanyana gelmemesi gereken iki ayrı kavram. Bunu yapan her kurum, şirket, ülke, devlet, yönetim erki, örgütlenmeler ve birimler batmıştır - çöküp gitmelerinden daha doğal bir sonuçta yoktur. Gücü tek yerde toplamak, monarşik yönetimler, saltanat mantığı ise ya güçten beslenenlerin ve ya da güçten korkanların önemsediği oluşumlardır. Onlardan korkmayın - çok boş içleri... 


İnsan kendi eliyle tanrı kurgulayıp sıfırdan yeni tanrılar yaratma yeteneğine sahip tek yaratık bence. Buna giden yolu da güç ve güç ile ilgili temalar ile süsleyerek yapıyor. Yüceltme, mevkiye, paraya, maddiyata, somut veya soyut afakî hedeflere kilitlenme, kendi eliyle para basıp bastığı paraya nominal değer atfedip sonra bunun kölesi olan ve bunu kötücül güç olarak kullanan güç simsarlarının uşağı haline gelebilen başka aptal bir yaratık var mıdır, tartışılır... Bu bağlamda sadece para değil, mevki, ülke, inanç, kurum, devlet, devlet ve din sınıfı da tanrı haline dönüşebilir - ki bu çok basit bir kafa yapısı değişikliği ile bertaraf edilebilecek bir algıdan ibarettir. 


Özetle, güç insanın zihninde yaratıp yüceltiği bir algı aslında. Çok iyi toplum mühendisliği yapan ve insanın korku ve zaaflarını çözmeyi başarmış üst akıl sahipleri gücü daima soyut bir manipülasyon aracı olarak kullanmış ve kullanmaya da devam etmekte. 


En büyük güç insanın kendi potansiyelini görmesinde gizli. Kapasitesini ve kendini öne çıkaran yeteneklerini fark eden her insan güçlüdür. Sahte güç sahiplerini de önemsememeyi öğrendiğiniz an - güç kalelerini ele geçirmeye başlamışsınızdır. Dünya geçici bir yer tıpkı yücelttiğimiz her şeyin de geçici olması gibi... Basit ve çok sloganik gelebilir ama güç içimizde. Sadece salıvermek için onu besleyin ve yetiştirin... 



Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...