Ana içeriğe atla

Önemli Değil!

Önemli Değil!

Deneme türü yazı yazma konusunda bazen tıkandığım anda ne hikmetse, yakın arkadaşlarım Hızır gibi yetişip konu başlığı öneriyorlar. Üç dört gün önce idi zannederim, eski bir dostumdan bir başlık önerisi geldi. "Önemli değil!" konusunda yazı yazar mısın dedi? Tamam koçum madem siparişini aldım, "içerikte neler olmasını, ya da neyi anlatmamı istersin?" diye sordum kendisine. Dedi: "Önemli değil!" 

İşte o an, ne kadar derin bir acı içinde olduğunu tekrar anladım. Paylaşılmayan derdi anlatamamanın ağır yükünü kendi omzumda hissettim. Onun altı yedi yıl önce yaşadığı öyküyü bildiğim için aslında konunun derinliğinin çok ama çok farkında idim sadece konu çok hassastı ve biz elbette bunu konuşmuyorduk, o kadar...

On onbeş yıl kadar önceydi zannederim, bir kişisel gelişim akımı başlamıştı dünyada. Amerikan menşeli bu akım bir kaç yazarın aforizmik laflarla dolu hayat felsefesini anlatıyordu. Kısa bir tabir ile dünyayı ve dertleri takmama, umursama düzeyini minimuma çekme çabası idi bu... Basit haliyle: "Let it go!", Türkçesine "boşver gitsin", gitsin; amiyane tabirle: "salla gitsin!", Cem Yılmaz diliyle "koy g*t*ne rahvan gitsin! (Sözlük kullanmayanlar için: rahvan atı yürüyüşü atların dört stilinden birisi ve biraz yavaşlamayı ve deyimsel olarak, hayata daha sakin bir göz ile bakmayı öngörüyor). Buna birazdan döneceğim...

Akım ile ilgili benim de kütüphanemde de olan bir kaç kitap daha var.  Guy Finley'in meşhur kitabı "Vazgeçebilmek" en önemlilerinden biri galiba (The Secret of Letting Go). Bir de John C Parkin'in çok meşhur kitabını da burada söylemek lazım: "F**k It: The Ultimate Spiritual Way", yani "s*kt*r et gitsin. İşin zor tarafı ise bunu nihai ruhani bir felsefe ile yapabilmek. Yazar onu da anlatmış kitapta basit ve kısa cümleler ile...

Arkadaşıma dönecek olursak, kendisinin çok ama çok yakın dereceden bir akrabasına - yaptığı üst düzey istihbarat işinin de muhtemel yan etkisi ile - hayatının ileri dönemlerinde paranoid şizofren teşhisi konuluyor. Şizofreni teşhisi konulan Nobel ödüllü John Nash'in gerçek yaşam öyküsünü anlatan Akıl Oyunları filmini izleyenler bilir. Onun çok daha ağır bir üst versiyonu olan bu akıl hastalıklarının henüz gerçek anlamda bir tedavisi yok. Ritalin/Concerta tarzı kırmızı reçeteli yatıştırıcılar bile sadece geçici çözüm bu durumlarda... Kısaca geri dönüş ve tedavisi yok...

Arkadaşım, o akrabasının intihar mektubunu getirdi bana. İlk kez gerçek bir intihar mektubunu elime aldım. Hayattan vazgeçebilme kararını almış birinin kendi elleriyle intihar etmeden bir kaç saat önce yazdığı mektubu okuyacak üçüncü kişi olacaktım... Kendi ailesinde bile o mektubun varlığını bilmeyen pek çok yakını olduğunu bilen birisi olarak duyulan bu güvenden çok onur duydum. 

Mektubu bir kaç kez okudum. 

Çok ama çok etkiledi beni. Çok farklı yerlere gittim ve geldim. Ağlamamak için çok zor tuttum kendimi. Onun için mutlu ve güzel anıları dışında kendisine bırakılmış kutsal bir emanetti o... Emanetini korumam gerekiyordu. 

Yaklaşık otuz yıl önce Labirentteki Mavi Kelebek isimli intihar ile ilgili bir roman yazma girişiminde bulunan çok genç bir yazar namzeti olarak arkadaşım elbette benim mektupla ilgili yorumumu duymak istiyordu. Psikiyatri geleneğinin hasta gizliliği prensibi gereği elbette burada asla ve kat'a mektubun içeriğini size anlatmayacağım. O artık bir sır, öyle de kalacak. 

Kendi romanımı daha iyi yazmak ve intihar psikolojisini biraz daha iyi anlama çabası ile yıllar yıllar önce, Al Alvarez'in "The Savage God: A Study of Suicide" (İntihar: Kan Dökücü Tanrı) · adlı kitabını okumuştum. Türkçesi var mı bilmiyorum... O da çok iyi bir analiz idi konuya dair... Tüm bunları düşünerek yorum yaptım ona. Yakın bir akrabası ve ODTÜ'de bölümde okurken bir sınıf arkadaşı intihar etmiş birisi olarak konunun hassasiyetini ben de biliyordum elbette...  

Arkadaşıma şunu söyledim sadece. Dışarıdan bakan üçüncü ve tarafsız bir göz olarak. Elbette psikoterapi eğitimi almamış birisi olarak konuştum onunla. Mektubu okuduktan sonra, gördüm ki artık geçmişi sil çünkü silmek zorundasın. Ve senin çok içinde müdahil olmadığın ve suçunun olmadığı o geçmişin ile barış! Bu kimsenin suçu değildi. Senin de. Onun da. The Savage God kitabında olduğu gibi. Bu ne senin, ne onun, ne de onu takip eden çok ünlü psikiyatrın engel olabileceği bir şey değildi, dedim. O kararını çoktan vermişti. Ve o kararda siz yoktunuz. Tekil bir hayat imiş onun seçimi kendi kapalı dünyası içinde. Artık üzülme dedim. 

Yaşadıklarının ne kadar ağır olduğunu yakinen ben biliyorum. Acısının çok ama çok ağır bir yük olduğunu da çok iyi biliyorum. Aslında neden o çok değerli mektubu bana okuttuğunu da biliyorum. Artık onun için zamanı geldi, birinin ona bunu söylemesi gerekiyordu ve o bunu duymak için beni seçmişti, üstelik konu başlığı da vererek: 

Elbette tüm bu olanlar çok önemliydi, evet, ama artık önemli değil. Gerçekten de değil... 

Önemli değil. 



Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Kalbin Anahtarı

Kalbin Anahtarı  Kilitledim kalbimi Tek anahtarı elimde... Açıldım bir tekneyle  Dalgalı engin denizlere... İlerledim pupa yelken Köpüklü dalgalar peşimde;  Bir koy aradım önce  Yakamozlar eşliğinde  Durdum bir adanın Kuytuluk gölgesinde. Tan vaktiydi zaman: Hayat yeni güne gebe...   Ustarmaçada çırpıntı sesleri  Minik balıklar sabah gezmesinde... Çapayı bıraktım derine; sakince. Kaloma mesafesince gitti en dibe... Sustu zincir şakırtıları  Ellerim küpeştede  Kemereye dokundum Sıcacıktı anahtar elimde... Son kez baktım  Kalbimin kilidine Ve fırlattım anahtarını Alabildiğince ötelere... Süzüldü havada önce... Suda halkalar oluştu  Peş peşe ve sonra Kayboldu anahtar  Sonsuz mavilikte... Durdu zaman Duruldu mekan Hemhal oldu  Ezel ve ebed İşte o an... Süzülen bir martı kadar Özgürdü artık yüreğim  Yok bir bekleyenim; Ne de beklediğim.. Gönlüm dingin  Gönlüm müebbette  Huzur içindeyim Kalbim emin ell...