Ana içeriğe atla

Acıyı Resmetmek

Acıyı Resmetmek


Ankara'da yaşadığım yer Kolej tarafına oldukça yakın ve Hamamönü evime beş dakikalık yürüyüş mesafesinde. Bir üst arka caddenin ismi Ulucanlar Caddesi. Daha çok toptancıların bulunduğu minibüslerin yoğun kullandığı hastaneler bölgesinden Ulus'a uzanan büyük bir cadde aslında. Ama daha çok Türk siyasi tarihine damgasını vurmuş ünlü cezaevi ile meşhur. 


Evime bu kadar yakın olan, bunca yıldır görmekten bir biçimde imtina ettiğim ve artık müzeye dönüştürülmüş bu hapishaneyi görmek istedim ilk kez... Giriş ücreti inanılmaz cüzi... Bence bir kaç ayırmalı insan. Avluda oturmalı... Volta atılan açık alanlarda volta atmalı, benim kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağladım gibi ağlamalı... Yani şair, Ersin Ergün'ün dediği gibi, hissetmeli orayı teneffüs etmeli: 


"Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram...

Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı,

Ve kalemimi, ve saatimi,

Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar

Hoşçakalın, hoşçakalın...”


Bir Dil Akreditasyon toplantısı için yıllar önce İrlanda'nın başkenti Dublin'e gittiğimde, bir hop-on hop-off tur otobüsüne binerek dünyaca meşhur bir hapishane olan Kilmainham Gaol'a (İrlandaca Jail - hapishane demek) gitmiş ve aynı şeyleri - hatta çok daha ağır şartları orada görmüştüm, İrlandalı rehberin muhteşem Irish aksanı eşliğinde. Orada sefalet ve açlık vardı. Potato Famine denilen tarihi olaya atıflar vardı... 


Bu tip şeyler çok dokunuyor ruhuma. Benzer bir ruhsal arınmayı, İskoçya'nın başkenti Edinburgh'taki çok büyük tarihî mezarlık içinde bir bankta şapelin yanında gotik mezar taşlarına bakarak iki saat boyunca sadece sessizce oturarak içime çeke çeke yaşamıştım. Aynı duyguları Fatih Caminin Mezarlığı ve Avlusunda ve Sümela Manastırına sisler arasında çıkarken hissetmiştim.


İnsan acısı ruhuma çok ağır geliyor. İnsan oğlunun türdeşlerine yaptığı vahşet anlatılmaz boyutlarda. Kızıl Kmerler ve Pol Pot, Hutiler ve Tutsilerin katliamları, Avrupalıların köle ticareti yaptığı Afrika'da, Conquistador Hernán Corteś'in Güney Amerika'da Azteklere , Vahşi Amerikalıların yeni kıtada Kızılderililere, Sözde Aryan ırkın diğer aryan Yahudilere, Hasidik Yahudilerin Filistinlilere, Antik Romalıların fethettiği ülkelere, Moğolların ezerek geçtiği yerlerde yaptığı sayısız katliamlar, pogromlar, genosidler, özetle tüm savaş ve husumet tarihi sadece gözyaşı dolu...


Ben gözyaşlarımı tutamadım. İşkencehaneler, tabuthane denilen daracık karanlık ve rutubetli hücreler, Hilton denilen demir ranzalı odalar bu ülkenin en büyük ayıpları arasında. Dünyaya medeniyet öğreten Avrupalıların sömürdüğü koloni topraklarında ve Amerikalıların Guantanamo'da Irak'ta yaptıklarını da unutmayacak insanlık tarihi... Kiev'de Savaş Müzesi vardı - ikinci Dünya Savaşı'nda yapılan işkencelerin sergilendiği. Orada çocukların işkence gördüğü dönemi ve olayları yansıtan bir bölüm vardı. Hıçkıra hıçkıra ağlamıştım orada 4-5 yaşındaki çocuklara takılan demir halkalı prangaları görünce... 


Acıyı resmetmek çok zor... İnsanoğlu denilen tür aslında yeryüzünün baş belası - fitne ve fucurun - bozgunculuk ve katliamın yegane müsebbibi... Tanrı Adem'i yaratırken bir takım melekler karşı çıkmış idi hikâyeye göre: Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit melekler, “Biz seni överek anarken ve yüceltip dururken, orada fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. (Bakınız Bakara Suresi, 30. Ayet). Meleklerin bir bildiği varmış... 


Hapishaneler ve zindanlar bunların birer örneği. Çok şey düşündürdü Ulucanlar Cezaevi bana. Üstelik onca ünlü yazarın ve siyasetçinin, düşünürün, fikir adamlarının, eli kalem tutanların, güzel ülkü ve hayaller peşinde koşan omurgalı adamların yaşadıklarını soluyunca daha da hüzün doldu kalbim. Aklınıza gelecek son dönemdeki tüm düşünür ve yazarlar Yusuf Mektebi denilen zindanlarda ömür çürütmüşler... 


Çıkışta dar ağacını görmek başka bir hüzün ve hazan yaşattı bana Eylül'ün orta yerinde. Üstelik işkence seslerini dinlemek, falaka öykülerine kulak vermek, Selda Bağcan'ın yanık sesiyle bunların beynime kazınması yakın geçmişe ayna tuttu - kapkara bir ayna... 


Özetle kendinize gelip silkelenmek için gelmemiz gereken bir kanıt müzesi - bir kaç yakın arkadaşınızın orada işkence gördüğünü hatırlayınca daha da acı geliyor tüm yaşananlar. Kin ve husumet uç duygulardır. İnsanlık onuru her şeyin üstünde olmalı... Martin Luther King in dediği gibi...I have a dream... 




Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...