Ana içeriğe atla

Neysen O'sun


Felsefenin alt kolu olan mantıkta - özelikle de modern mantık - totoloji başlıklı bir konu var. Sevgili dostum Vikipedi söyle anlatmış bu kavramı (anlayabilene aşk olsun 🫣): Totoloji, hepdoğru veya eşsöz, bir bileşik önermenin kendini oluşturan önermelerin her değeri için daima doğru sonuç vermesi durumu. Bir şeyi kendi kaplamıyla tanımlayan tanımlardır. Sembolik mantıkta değeri hep 1 olarak çıkan cümle ve önermeler birer totoloji aslında. Buradaki çok açık ve sarih tanımdan anlaşıldığı üzere, en basit haliyle doğruyu tekrar tekrar ifade etmeye totoloji deniyor.


ODTÜ de öğrenci iken seçmeli ders haklarımdan birini (elective courses) felsefe bölümünden seçmeli bir ders almayı tercih ederek kullanmayı seçmiştim. ELT bölümü ikinci sınıfta öğrenci iken ne cesaretle bilmiyorum gidip 600 kodlu Advanced Symbolic Logic gibi bir ders almıştım - sırf hocası Ahmet İnam diye... Ahmet Hoca aslen ODTÜ elektrik mühendisliği çıkışlı bir gönül ve felsefe adamıydı. Biz Beşeri Bilimler binasında öğrenci iken o dönemde felsefe bölüm başkanı Teo Grünberg adında neredeyse Einstein e ikizi kadar benzeyen bir Alman Aşkenaz Yahudisi idi... Zannederim oğlu David Grünberg onun yolundan devam ediyor... 


Ben ileri mantık dersi aldım doktora düzeyinde daha 20 yaşında iken. Ve hiç bir şey anlamıyordum derste anlatılanlardan. Hiç bir şey! Bir sürü formül bir yana, P>Q ve benzeri şeyler kara tahdada uçuşur iken, tek aklımda kalan cümle şuydu: "Nietzsche cozutmuş". Ya da Nietzsche tozutmadan önce, ... diye başlayan cümleler kulağımda hala çınlıyor... O yıl ilk kez Dersten Çekilme (W harfiyle başlayan Withdrawal) diye güzel bir uygulamayı başlamıştı ODTÜ de ve zannederim tarihteki ilk faydalan öğrenci ben oldum ondan - ilk dilekçeyi vererek 🫣... 


Totoloji için en güzel örneği Süleyman Demirel vermiştir diyordu Ahmet Hoca... En klasik cümleler şöyle idi o dönemki Türkiye siyaset arenasında: Verdiysem ben verdim... Yollar yürümekle aşınmaz... Barajlarda su vardı da ben mi içtim? Ve elbette en meşhur totoloji örneği: Türk siyasetini özetleyen ve hiç bir siyasetçiye güvenmemeniz gerektiğini berrak biçimde ortaya koyan tarihi laf: 


"Dün dündür, bugün bugündür!"


Dost tavsiyesi: size bunu söyleyen hiç kimseye güvenmeyin. Demirel de bunu kazandığı bir seçimin ardından, verdiği vaatleri tutması konusunda soru sorulunca söylemişti. Dün dündür, bugün bugündür... Ben sahtekarın ve dolandırıcının önde gideniyim demekti oysa bu... Tarih tekerrürden ibaret - Hegel'in üstü kapalı dediği gibi biraz - tarihten ders almadığınız için aslında tarih diye bir şey var...


Siyasette en çok aranan şey olan omurgalılık duruşunu yerle bir eden bir söz idi. Kanımca Demirel'in o dönemde "aile fotoğrafına" giren (Özal ve sonrakiler de aynı...) eşrafına saçtığı ulufeler yüzünden en az üç dört yıl devlete bedavaya çalıştı her bir Türk vatandaşı onun yanlış popülist politikalar yüzünden açtığı gediği kapamak için... Bugünkü ekonomik durum Demirel'e bile dualar ettirecek kadar kötü. Zannederim 2026'dan önce ülkede düzgün ve stabil bir ekonomi görmek mümkün değil... 


Neysen O'sun ifadesi de aynı kategoride. Sen kimsen o'sun! Sözlerin seni sen yapmıyor - aksine davranışlarındır seni sen yapan. Ziya Paşa'nın dediği gibi; "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz..." Bu ilişkiler için de oldukça geçerli bir söylem... Bir aşko - kuşkolog olarak, karşı tarafın söylediklerine değil de eylemlerine bakın. Kendini nasıl tarif ettiğine, nasıl anlattığına değil, size ne hissettirdiğine odaklanın... 


Eğer söylenenlerden daha ziyade, sizin o ilişkide hissettiklerinize yoğun bir şekilde bakarsanız, ilişkinin doğru gidip gitmediğine ve son tahlilde üzülüp üzülmeyeceğinize dair fikriniz olacağını göreceksiniz... Çok fazla analitik davranmaya da çalışmayın. Sevgi, aşk, sevgililik, tutku merkezli ilişkiler özünde duygusallık temelli şeyler; çok mantık ararsanız çabuk yorulursunuz... Akışta anı yaşamak iyidir...


Değişim kolay değil bir ilişkide. Karşı tarafı değiştirme ümidiyle ilişkiye girmek çok daha üzücü sonuçlar ile bitecek... İlişkide kişinin rengini değiştirmeye çalışmak ve ilişkiyi baştan boyama çabası var olan doğal renkleri de öldürecek ve sonuçta elinizde gri ve kuru bir ilişki kalacak. Gri derken de Grinin Elli Tonu gibi saçma fantezilerden bahsetmiyorum burada... Gri bir renk değil. Ara geçiş formu - eskiden renkli LCD ekranlar çıkmadan önce siyah beyaz tüplü ekranlarda 256 tonda gri olurdu... O kadar tona rağmen - hala renk kategorisinde değildi o griler... 


O yüzden grinin tonlarını karşı tarafa yaşatmak yerine - bırakın insanlar kendi renklerini korusunlar. Neyse o kalsınlar... Değiştirdiğiniz insan sevdiğiniz insan olmayacak - sadece form değiştirmiş bir gri tonu üretmiş olacaksınız o insandan üstelik bütün renklerini öldürerek. 


Neysen O'sun... Sizi kabul edecek olan da öyle alsın sevsin sarmalasın ve büyütsün... Elbette bir takım karşılıklı fedakarlıklar yapmadan hiç bir ilişki yürümez. Yürümemiştir de. Örneği varsa o ilişki de değildir iki ayrı monolog yaşıyordur o insanlar... Ötesi olduğunu zannetmiyorum... 


Hayırlı geçmiş Cumalar. 


Neysen O'sun...


Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...