Ana içeriğe atla

Hayat Neden Kısa?

Hayat Neden Kısa?
Bugün şu an itibariyle oturmakta olduğum kahve zincirin rahat koltuklarında hayata dair bir şeyleri düşünürken, şirketin içecek kaplarına, peçetelere, duvarlara, mantar panolara yazdığı şirket mottosu dikkatimi çekti... 

"Life is short. Stay awake for it!"

Yani; "hayat kısa, [hayat için] uyanık kal"... Elbette bu çok büyük kahve zincirlerinden birisi olduğu için, uyanık tutmak tıpkı tein gibi kafeinin yan etkilerinden birisi... Reklam metin yazarlığı gereği bir taşla iki kuş vurulmuş "uyanık kal" sloganı ile. Bana bir şey hatırlattı bu. Bilkent Üniversitesi Sanat Fakültesinde Sanat İngilizcesi (English for Arts 101-102) dersi kitabını yazarken böyle bir bölüm veya sınav metni yazmıştık "etkili reklam metni nasıl yazılır" ile ilgili... Hayat kısa, onun  üzerinden bile 28 yıl geçmiş 🙏.

Her halükarda hayat kısa. Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın yine de hayat kısa ve kısa gelmeye devam edecek... Bir süredir Instagram'da Londra ve Dublin sokaklarında yürüyen yaşlı çiftleri, bazen de tek bireyleri durdurup soru soran ingilizce bir hesabı takip ediyorum. Gelişi güzel rastgele durdurulmuş genelde de 55-85 yaşları arası kadınlar, erkekler ve çiftler cevaplıyor soruları. 

Hesap sahibinin sadece mikrofonunu görüyorsunuz. Format çok basit ve güzel. Ama cevaplar çok güzel... Ad ve yaş sorulduktan sonra gelen soru şu: "What would you say to your younger self?" Genç halinize ne tavsiye de bulunurdunuz? 

Aslında (hikayecilik ile uğraşan birisi olarak) daha yaratıcı şekilde soruyu sormak da mümkün galiba diye düşündüm aslında! Diyelim sokakta yürürken mucizevi biçimde zaman makinesinden çıkmış 25 yaşındaki haliniz ile karşılaşacaktınız. O gençlik halinizi durdurup şimdiki haliniz ile o gence ne tavsiye edersiniz?" 

Cevaplar kişisel olarak çok çeşitli olsa da aşağı yukarı aynı yerde düğümleniyor tüm cevapların altında yatan o derin felsefe... Tüm bakış açısı aslında aynı yere odaklanmış. Hayatı ıskalamak veya yakalamak ikilemi arasında geçirilmiş ömürler, başkası veya başkaları için feda edilmiş onca zaman; saatler, günler, aylar, yıllar ve hatta koskoca bir ömrün neredeyse tamamı 🙁. 

Başkaları için kendini feda eden güzel insanlar. Bunu hak etmeyen insanların elinde heba edilen iyi ve düzgün adamlar, iyi ve güzel kadınlar... O insanların mutlu olması için kendinden veren ve feragat eden koca kalpli ama değeri ancak gidince fark edilen o kanatsız melekler... 

Bu elbette bencil olun kimseye acımayın anlamına aşka gelmiyor yoksa siz aslında kaybedenlerin olduğu safa geçiyorsunuz böyle yapınca da... Zannederim burada denge kendinizden sürekli yontulup yerdeki kıymık parçalarının artığını gördüğünüzde anlaşılıyor. Sizden yere dökülmüş ve ölmüş ne kadar çok parça varsa işte o kadar yenilmişsiniz ve kaybetmişsiniz bu hayatta...

Bu sadece kadın - erkek sevgililik ilişkisi için geçerli değil elbette... Bazen bir şirkete, patrona, kuruma veya maaşa vakfedersiniz ömrünüzü... Bazen bu bir ev, bir araba veya mobilya olabilir. Kimileri için yatalak veya engelli bir bireydir bu... Bazen ayrılmaktan geride bırakmaktan korktuğunuz bir ilişki - belki de sadece bir suçluluk hissi... 

O kadar. Gerçekten o kadar... Emin olun. Sizi yoran, vaktinizi alan, ruhunuza ağır gelen, sizi aşağı çeken her ne ise, bırakın. Yoksa ruhunuz yükselmez... İyi olmazsınız... Size ve ruhunuza ağır gelen o kişiyi, duyguyu, aidiyet hissini zihninizin içindeki zindandan azat edin, açık ve ferah bir alana çıkartın, daha da iyisi onu zihninizin güzel bir yerinde geride bırakın ve oracıkta terk edin, 

Bu onu tamamen yüzüstü bırakın, yere düşmüşse siz de vurun değil... Aksine, sadece görmediğiniz o duygusal zincirleri serbest bırakın. Mesafeyi koruyun. Değerinizi siz belirleyin... 

Bir gün geldiğinde, madden, manen, fiziksel veya duygusal olarak kullanıldığınızı fark ettiğinizde yerde sizden kopmuş ve kurumakta olan bir sürü parça parça duygularınızdan kopmuş kıymık olduğunu göreceksiniz. Onları şayet bir tür kabuk değiştirme ve deri dökme olarak görmez iseniz, bu sizin ruhunuzun azat olmadığı anlamına gelmekte. 

Kanadı kırık bir melek olmayın... Bırakın açılsın kanatlarınız. Güneşi gösterin zayıf ve yorgun teleklerinize, büyüsün ve güçlensinler ki tekrar çırpınıp havalanın. Yukarı çıktığınızda aşağıdaki kendinize bakın. Yeryüzünde yürüyen bedeninizin etrafında uçarak bir kaç tur atın. Bazen kendinize yaklaşın, bazen de güçlü bir şekilde kanat çırpıp tekrar yükselin ve uzaktan tekrar bakın acz içindeki kendi benliğinize. Bu acıyı hak etmediğinizi göreceksiniz. 

Gecikmeyin. Hayat kısa...  

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...