Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Anneye Dair

Anneye Dair Avuç İçlerinde Saklı Bir Dünya: Anneye ve Anlamına Dair ​Bugün takvimler o malum pazarı işaret ediyor. Mayıs ayının ikinci pazarı. Anneler günü. Bu vesileyle önce 80 yaşına girmek üzere olan canım annemin anneler gününü 350 kilometre uzaktan ona sarılarak kutluyorum. Onun için ben hala kucağına yatırıp sevmek istediği o saçları ağarmış ama hala büyümeyen küçük ve biraz da haylaz oğluyum.  Sonra tüm kadınların, kendini anne hissedenlerin, birilerine annelik yapmayı isteyenlerin, anne olmayı bekleyenlerin, anne olmamayı tercih edenlerin ve aramızdan ayrılan annelerimizin anneler gününü kutluyorum. Hakları ödenmez - bunu da bilerek tüm annelerin ellerinden öpüyorum.  Bugün 10 Mayısta sokaklarda çiçekçiler telaşlı, vitrinler süslü, sosyal medya ise muhtemelen neşeli fotoğrafların istilası altında. Ancak "Anne" dediğimiz o devasa kavram, sadece neşeli bir pazar kahvaltısına ya da paketlenmiş bir hediyeye sığmayacak kadar derin; bir yanı ışıl ışıl, diğer yan...

Sana Dair

Sana Dair Sabahın ilk ışıkları Süzülüp girdi içeriye, Önce hafif bir rüzgar esti Usulca dokundu pencereye. Sonra deniz kokusu geldi Dalgalandı tüller tatlı bir esintiyle Arkada, sahile vuran dalga sesleri... Fonda ise plaktan gelen şarkının nağmeleri.  Günaydın, dedi adam... Sessizce bir buse kondurdu Kalbine huzur veren güzel kadının  Önce kirpiklerine, sonra bal rengi gözlerine. Yeni bir gün daha Eklendi hayatımıza Diye geçirdi her ikisi de Mutlulukla aynı anda - içlerinden. Sıcacıktı içerisi; Tuz kokusu vardı, Kadının ıslak saçlarında Ve bembeyaz taştan duvarlarda.  Eli gezindi adamın Kadının narin omuzlarında. Teni sanki güneş ışığından yapılmış Bronzdan bir heykel gibi parlıyordu yanında. Kadının minicik elleri Dokundu adamın yüzüne Güneş vuruyordu kahverengi gözlerine. Gülümsediler ve 'günaydın' dediler birbirlerine. Kadın yaklaştı ve Başını usulca koydu  Adamın kalbinin ta üstüne,  Dinledi huzurun o dinginliği, sessizce... Mutfaktan gelen taze...

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler

Pazar Yazıları No: 061 Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler Biraz önce salondaki kütüphanemde yer alan kitaplara bakarken hiç Ilber Ortaylı'ya ait kitap almadığımı fark ettim. Felsefe, edebiyat, düz yazı, ders kitapları arasında gezindi gözlerim ama pek tarih kitabım yokmuş onu fark ettim.  Doksanlı yılların ortasında Bilkent Üniversitesi Insani Bilimler ve Edebiyat Fakültesinde çok genç bir hoca olarak çalışırken fakültemize öğretim görevlisi olarak, Amerika'dan (Princeton University) Talat Sait Halman (Türkiye’nin ilk kültür bakanı) gelmişti. Tanışmış ve sohbet etmiştik (o da ayrı bir anekdot). Sonra da dünyaca meşhur tarihçi Halil İnalcık geldi 90larına merdiven dayamıştı o günlerde bile. Aynı binada ve aynı koridorlarda bu isimlerle yanyana çalışmak bile onurdu. Başkent Üniversitesinde iken de Ilber Ortaylı misafir konuşmacı olarak gelmişti. Her zaman ki gibi nüktedan ve ince ince fırça atarak dinleyicilere.  Ankara Mülkiye'de iken İlber Hoca ile ya...

Savaş Tamtamları

Savaş Tamtamları  Pazar Yazıları No: 060 Düne kadar (başka bir milat olan 28 Şubat) Pazar Yazıları bağlamında hayat yoldaşlığı ve yeniden aşk başlıklı bir konuda yazı yazmak vardı kafamda ve anahatları da netleşmiş idi zihnimde. Lakin, peş peşe gelen haberler ile dün saatlerce yorum okudum ve yorumcuları dinledim Türkçe ve İngilizce kanallardan.  En son 6 Şubat depreminde saatlerce ve sonrasında bir kaç gün televizyondan haberleri izleyip hüngür hüngür ağlamıştım, insanoğlunun çaresizliğine, ders almaz aymazlığına ve oradaki kaderin mağdurlarına... Bugün de aynı hisler var kalbimde. O zamandan beri televizyondan haber izlemiyordum. Tamtam kelimesinin ilkel tınısını seviyorum. Bu kelimeyi zannederim ilkokulda küçük bir çocukken H. Rider Haggard'ın Kral Süleyman'ın Hazineleri adlı macera romanında duymuştum ilk kez. Kahraman (sözde arkeolog) Alain Quatermain'in Tevrat'ta bahsi geçen israiloğulları'nın zengin (peygamberi) Süleyman'ın efsanevi Afrika alt...

Masumiyet Müzesi Üzerine deneme

Masumiyet Müzesi Üzerine  Pazar Yazıları No: 059 Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Yeniden yazmak güzel geldi hem de keyifleizlediğimbir film üzerinden kalemi tekrar ele almak... Toplam üç gündür, derslerden, kitap okumalarından  ve iftardan arta kalan zamanlarda Netflix'in gözde dizisi Masumiyet Müzesi'ni izliyordum. Yaklaşık dokuz saatlik bir mesai sonrası çok keyifle izlediğim bu diziyi bitirdim dün gece yarısı... Biliyorsunuz 8,5 bölümlük bu mini dizi Orhan Pamuk’un eski İstanbul ile ilgili en sevilen romanlarından biri - her ne kadar değerli yazarımız bu kitabını deneysel bir yapıt olarak addedip çok iyi edebi bir eseri olarak görmese de - Türk izleyicisi epeyce sevdi ve popüler kültürün en çok konuşulan eserlerinden biri oldu son günlerde.  Çukurcuma'da 2012den beri var olan deneysel müze konsepti de ziyaretçi akınına uğruyormuş şu günlerde bu film nedeniyle.  Doğrusunu söylemek gerekirse ben çok beğendim bu kitap uyarlaması. Orhan Pamuk eserler...

Akide Şekerim

Akide Şekerim  Küçüktüm, küçücüktüm. Severdim şekerleri En çok da hani sert Duru camlar gibi Farklı renkleri olan Akide şekerlerini... Güzeldi tatları; Külahta minik olurdu  Minik nane şekerleri Portakallı, güllü ve Bir de karamelli  Semsert olurdu  Bonbon şekeri  Hepsi farklı tatlar verirdi  Hele bir de fındıklısı Ya susamlısına ne demeli? Ağızda keyifle erir,  O tat ağızda hiç bitmezdi... Düşündüm yıllar sonra  Neden bu kadar çok  Sevmiştim akide şekerlerini?  Neydi bendeki anlamı  Bunca yıl sonra bile  Çok değerli?  Niye en renklisini? Kaya gibi sert halini? Aromaları cezbedici... Acaba neden bu kadar çok  Sevmiştim ben bu şekeri? Aklımdan neler geçmiş Anılarda gezinmiştim.  Çocukluğum geri gelmişti... Akide aslında bağlılık  Yemin etmek demekti... Akit yapmak ve  Bir söz vermekti... Bu şekerin hikayesi  Ve upuzun geçmişi  Beş yüz yıldır devam eden Koskoca bir gelenekti. Çok güç...

Zamanın İçinde Hapsolmak

Pazar Yazıları No: 058 Zamanın İçinde Hapsolmak Bu pazar sabahı güne farklı ve güzel başladık. Erken saatlerde yollara düştüğümüz trafiksiz bir Ankara'nın varlığı - yıllar sonra bir kez daha sakin ve huzurlu göründü nedense gözüme... Nazar değmesin 15-20 dakikada istediğimiz yerdeydik.  Uzun zaman sonra 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin ilk ayının son pazar gününü bitirdiğimiz bu günde tekrar "Pazar Yazılarına" başlamış oldum bu farklı hissiyat ve vesile ile...  Üniversite sınavına hazırlanan oğlum farklı kütüphanelerde "ders çalışmayı" seviyor. Kendi okulunun kütüphanesi, dershanenin kütüphanesi, ODTÜ Kütüphanesi, İş Bankası Kütüphanesi ve bazen de mecburen evde ders çalışıyor bu yoğun süreçte... Birlikte değişik kütüphaneleri deniyoruz.  Z Nesli olmasına rağmen, logolu karton kutuda içilen süt köpüklü macchiato eşliğinde ciks Starbuckslarda MacBook veya Ipad eşliğinde dışarıdan bakılınca ders çalışıyormuş havası verilen cool "yeni nesil" kaf...

Vuslat

Vuslat  Koca bir okyanusum ben; Gövdem engin denizlerden. Kanatlarım yayılır yeryüzüne  Gökyüzünde masmavi gölgem. Nehirler, ırmak ve dereler  Hepsi de kavuşmak ister; Bu bir vuslat ve yok olmadır  Tek bir bedende birleşen. Dağlardan ve vadilerden, Nice köy ve kentlerden Pek çok dere ve göllerden Birleşir damlalar ve zerreler...   Sonra buhar olup yükselir   Bulutlarda hemhal olur ve Dönerler yeniden karlı dağlara;  O metruk ve ıssız yamaçlara... Ama orada: gizli bir yarda  Tatlı bir pınar bulunur. Cam gibi berrak suyu Usulca dökülür gözesinden. Karışmadan toprağa;  Taşlara ve ovalara, Akar ve yolunu bulur  Ulaşmak için ummana. Çiçek kokan tatlı suyu Karışır tuzlu okyanusa. Vuslat zamanıdır şimdi; Beklenen an bu, değil mi? Birleşir pınarın suyu; Ve okyanusun tuzu Yekvücut olup,  Yükselir sonsuzluğa...  Tüm zerreleri karışır Birbirine ve eriyip Tek bir ruh olur ve Yok olur tayy-ı zamânda... Binerler bulutların k...

Kasıma Veda Ederken

Kasıma Veda Ederken Pazar Yazıları No: 057 Bugün son baharın son ayı olan Kasım’ın son günü; üstelik de Pazar… 30 Kasım Pazar. Yılın son ayına Aralık ayına - benim de doğduğum aya - giriyoruz. Yani Gregoryan takvimi kullanan bu coğrafyadaki bizler bir yılı daha devirmekteyiz miladi takvim yapraklarından. İngilizlerin dediği gibi: "Time flies". Zaman hızla akmakta...  Sabah erkenden oğlumu dershaneye bıraktım. Ankara'nın bir ucundan diğerine gittim ve geldim. Arabanın üzerine sarı ve kahve tonlarda bir sürü yaprak dökülmüş. Güzel bir görüntü idi soğuk bir Ankara kışı için... Eve dönüp kahvaltı hazırladım kendime. Bir espresso yaptım sonra kendime sert ve az aromalı olanlardan. Masada uzun zamandır benim yapmamı bekleyen yaklaşık 900 parçalı Tehnic serisinden bir Lego var... Dışarıda serin ama güzel bir hava var. Çiçeklerimi dün sulamıştım. Mutluyum galiba. Yeni bir içsel dinginlik yaşıyorum kendi halimde: sükunet ve dinginlik ve huzur sanki birbiriyle karışmış ...

Öğretmenler Gününde Küçük Prens'e Dair

Küçük Prens'e Dair Pazar Yazıları No: 056 Küçük Prens, zannederim beni hayatımda en çok etkileyen üç dört öykü/romandan birisi. Bulduğum her fırsatta tekrar tekrar okuduğum ve her okuduğumda da yeniden kendimi, çocukluğumu ve hayata bakışımı sorgulatan eserlerden birisi. Boyutuna ve resimli bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen Latince tabir ile tam bir magnum opus.  Bu kitabı zannederim ilk kez otuzlu yaşlarımın ortasında okudum. Tarancı'nın da tam dediği gibi Dante gibi ortasındayız ömrün dediği dönemde. Benim için hayata dair pek çok önemli kararı alma  arefesinde olduğum yaşlarda.  Bazı çok önemli kararlarımı ancak Küçük Prens'i bir kez daha okuduktan sonra almıştım. Bana o dönem bir öğretmen gibi yol göstermiş ve bir ışık tutmuştu. Fark ettiyseniz ismi bile yok küçük prensin? İşin ilginç tarafı da aslında İkinci Dünya Savaşında bir savaş pilotu olan ve savaşta uçağı vurulan ve cesedi hiç bulunamayan ve ölümü de tuhaf biçimde gerçekleşen Antoine de Sain...

Seçme Özgürlüğü

Seçme Özgürlüğü  Pazar Yazıları No: 055 Bu pazar sabahı uzun zamandır uykusuz ve yoğun geçen haftalara inat güzel bir uyku çekerek merhaba dedim... Güzel bir günaydınlaşmanın ardından gece yarısı saat bir gibi gelmiş bir mesaja takıldı gözüm. Eski bir öğrencimden (tahminimce 25 yıl önce lisans öğrencisi iken ders almışlardı benden) gelmiş bir cümle. Kendisi bir felsefeci akademisyen ve alanında oldukça çok yazısı ve kitabı olan bir profesör. Ontoloji alanında yazıları ve kitapları var.  Gönderdiği cümle bilme ve seçme ile ilgili idi. Mutluluk ile ilgili geçen haftaki yazıma atfen gönderilmiş bir cümle idi... Oldukça uzun bir karşılıklı ve doyurucu bir yazışma oldu - uykusuzlukdan muzdarip iki insomniyak okurun entelektüel sohbeti diyelim bu sürece. Teolojiden girip edebiyata; oradan ontolojik sorulardan bilgi felsefesinden dalıp; kuantumda seçme özgürlüğüne; ve bununla ilintili bilinç konusuna girip - maddenin canlı veya cansız olmasının taksonomik olarak mümkünsüz...

Mutluluk Üzerine

Mutluluk Üzerine  Pazar Yazıları No: 054 Bugün tersten gideyim. Ters kavram kullanarak anlatmak bazen konuyu netleştirebiliyor..  İnsanoğlu neden mutsuz sorusu uzun zamandır hele de doyumsuzluk ve tatminsizlik çeken ve hayattan gerçek beklentisini bilmeyenler için sürekli kendini gerçekleştirecek kısır döngüsel bir kehanet gibi karşımıza çıkıp duracak... Bu soruya üç başlık ile cevap bulmak mümkün sanki... Bir Felsefi ve Varoluşsal Deneme  İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar çok şeye sahip olmadı; ama belki de hiçbir dönemde bu kadar mutsuz da olmadı. Gökdelenler yükseliyor, ekranlar ışıldıyor, her şey elimizin altında… ama içimizde derin bir boşluk yankılanıyor. Neden? Bu soru hem bireysel hem toplumsal hem de varoluşsal bir arayışın merkezinde duruyor. 1. Bireysel Boşluk: Anlamın Yitimi Modern insanın en temel sıkıntısı, Viktor Frankl’ın deyimiyle, *“anlamsızlık boşluğu”*dur. Geçmiş çağlarda din, doğa ya da topluluk, insana yaşamı için bir yön d...

Kalbin Anahtarı

Kalbin Anahtarı  Kilitledim kalbimi Tek anahtarı elimde... Açıldım bir tekneyle  Dalgalı engin denizlere... İlerledim pupa yelken Köpüklü dalgalar peşimde;  Bir koy aradım önce  Yakamozlar eşliğinde  Durdum bir adanın Kuytuluk gölgesinde. Tan vaktiydi zaman: Hayat yeni güne gebe...   Ustarmaçada çırpıntı sesleri  Minik balıklar sabah gezmesinde... Çapayı bıraktım derine; sakince. Kaloma mesafesince gitti en dibe... Sustu zincir şakırtıları  Ellerim küpeştede  Kemereye dokundum Sıcacıktı anahtar elimde... Son kez baktım  Kalbimin kilidine Ve fırlattım anahtarını Alabildiğince ötelere... Süzüldü havada önce... Suda halkalar oluştu  Peş peşe ve sonra Kayboldu anahtar  Sonsuz mavilikte... Durdu zaman Duruldu mekan Hemhal oldu  Ezel ve ebed İşte o an... Süzülen bir martı kadar Özgürdü artık yüreğim  Yok bir bekleyenim; Ne de beklediğim.. Gönlüm dingin  Gönlüm müebbette  Huzur içindeyim Kalbim emin ell...

Ne Kadar Seviyorsun Beni?

Ne Kadar Seviyorsun Beni?  Oturuyorlardı kanepede... Kadının omzu dokundu önce  Sonra başını koydu göğsüne. Saçları uçuştu adamın yüzünde... Baktı adamın yüzüne  Sevgiyle ve şefkatle... Gülümseyerek sordu, Işıldayan gözleriyle: Beni ne kadar seviyorsun? Adam bir an duraksadı önce.  Derin bir nefes aldı sonra  Gözleri daldı derinlere. Ve başladı sözlerine: Zannederim tuz kadar,  Dedi önce kendinden gayet emin Ve üstelik de sakin bir biçimde: Tuz kadar dedi yine - tebessüm ile: Kadın baktı gözünün ucuyla  Nasıl yani - bu kadar mı dercesine? Yemeğe atılmamış ekmeğe katılmamış  Tuz taneleri kadar seviyorum ben seni... Bazen de kuytu bir korulukta  Akan dingin bir dere şırıltısı gibi Sakin, sessiz ama o ormana  Bir hayat bahşedercesine...  Kimi zaman da bir bulut kadar Seviyorum seni; bembeyaz pamuk gibi Yazın beni serinleten bir kurtarıcı  Mesih gibi; gölgeni üstüme serince... Bazen de hafif esen bir rüzgar gibi Seviyor...

İlişkilerde Çift Mavi Tıklı Karabatak Sendromu

İlişkilerde Çift Mavi Tıklı Karabatak Sendromu Yeni teknolojilerle birlikte ilişki biçimlerimiz, ilişki algımız ve ilişki modlarını tasnifleme biçimimiz de şekil değiştirmeye ve evrilmeye başladı.  Üniversitede çalışmamdan mütevellit, yeni Z neslinin jargonu sık sık kulağıma çalınıyor aralarda: "Beğendiğim çocuk beni aradı; görüldü atıp bir saat sonra döndüm..." (Süründürme Modu Activated 😉) Veya "Ghost moduna geçtim benim aktif olduğum zamanı görmesin diye..." (Dolap Çevirme veya Merak Ettirme Modu Aktive Edildi) Ya da; "Çift tık oldu, üç dakika boyunca bana bir emoji cevap bile yazmadı..." (Hesap Sorma Modu Geliyorrrr .... In Progresssss....) vs vs vs... Bizim neslin jargonu ile uygun olan arar, seven döner, en kötü kısa da olsa bilgi verir (Total 20 saniye)...  Bizden bir üst neslin lisan-ı haliyle terennüm ettiğimizde ise; ucu yanık asker mektubu için üç ay beklenir imiş... Daha üst bir nesil için ise üç bazen dört yıl sonra şark cephesind...

Neden Sen?

Neden Sen? Neden sen?  Diye sordu adam... Merak içinde; Kendi kendine  Nedir beni sende  Bu kadar çeken?  Beni - seninle eriten Ve varlığıyla keyif veren? Nedir acaba? Diye tekrar sordu kendine: Sende kaybolup gitmeme Sebep olan bunca neden? Gözlerim mi? Diye sordu kadın, Belki de tenim? Hoştur kokum benim... Saçlarımı da güzeldir; Ellerimi de beğenirim... Üstelik yakışır bana Giydiğim her kıyafetim... Belki de en çok Ten rengimdir sevdiğin? Bir tapınak gibidir  Benim bedenim... Ya da buldum galiba!  Öpmeye doyamadığın En mahrem yerlerim? Cevabın bu, zannederim? Çok üzgünüm güzelim,  Hepsi doğru; ama bilemedin!  F şıkkı aslında seni sevme nedenim... Yani hem hepsi; hem de hiç biri, derim... İnan; çok - ama çok - güzelsin... İçten tatlı gülüşün, dişlerin ve ellerin Hele kokun; bir de üstüne sarhoş edici tenin... Galiba benim cevabım bunlardan çok daha derin: Huzur aradım ben:   Sadece sükunet idi istediğim;  Belki de saki...

İlişkide Uyum

Pazar Yazıları No: 050 İlişkide Uyum İlişkilerde uyum veya uyumlu olmak, öncelikle ilişkinin varlığı ve sonrasında da ilişkinin sağlıklı biçimde devamı için galiba en önemli katalizör.  Aşk ve/veya sevgi ile başlayan ilişkiler; uyum ile perçinlenmedikçe devam edemiyor galiba. Bu arada; uyumlu olmayı, hep kendinden ödün verme ve kendinden vaz geçme ile de karıştırmamak lazım. Karşı taraf mutlu olsun diye kendi haklarından feraget etme de olmamalı uyum dediğimiz süreç. Bu teknik tabirle bir tür "self-sabotaging"; yani kendi öz varlığını ve kişisel haklarını baltalamak olacaktır.   Bugün bunu birlikte uyum konusunu anlamaya ve algılamaya çalışalım... Kişisel tecrübelerimden hareketle gözlemlediğim bir kaç noktayı da paylaşmak isterim uyumlu olma adını... Nişanyan Sözlük uymak ve uyum kelimelerini Eski Türkçedeki *ud- “ardından gitmek, izlemek, uymak” sözcüğünden evrilmiştir diye açıklamış. Ben bunu bugünkü kadın erkek paylaşımı babında kullanım olarak çok da doğr...