Ana içeriğe atla

Masumiyet Müzesi Üzerine deneme

Masumiyet Müzesi Üzerine 

Pazar Yazıları No: 059


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Yeniden yazmak güzel geldi hem de keyifleizlediğimbir film üzerinden kalemi tekrar ele almak...


Toplam üç gündür, derslerden, kitap okumalarından  ve iftardan arta kalan zamanlarda Netflix'in gözde dizisi Masumiyet Müzesi'ni izliyordum. Yaklaşık dokuz saatlik bir mesai sonrası çok keyifle izlediğim bu diziyi bitirdim dün gece yarısı...


Biliyorsunuz 8,5 bölümlük bu mini dizi Orhan Pamuk’un eski İstanbul ile ilgili en sevilen romanlarından biri - her ne kadar değerli yazarımız bu kitabını deneysel bir yapıt olarak addedip çok iyi edebi bir eseri olarak görmese de - Türk izleyicisi epeyce sevdi ve popüler kültürün en çok konuşulan eserlerinden biri oldu son günlerde. 


Çukurcuma'da 2012den beri var olan deneysel müze konsepti de ziyaretçi akınına uğruyormuş şu günlerde bu film nedeniyle. 


Doğrusunu söylemek gerekirse ben çok beğendim bu kitap uyarlaması. Orhan Pamuk eserlerini çok okumadım - yıllar önce edebiyat masteri yaparken semiotics (göstergebilim) dersinde yazarın Yeni Hayat adlı romanının göstergebilimsel metin çözümlemesini bana yaptırmıştı değerli profesör Ayşe Kıran hocamız... 


Dün gece de kitabı okumaya başladım ve epeyce de okudum. Film üstüne kitap okumak çok hoş geldi. Bu arada kitabın 485. sayfasında müzeyi görebileceğiniz bir bilet de var. Ayrıca kitabın dili nispeten sade kalmış sanki minik minik bölümler halinde yazılmış gibi biraz farklı bir tarz olmuş edebi genre açısından da... Her neyse...


Ben de ne hisler uyandırdı derseniz? Yaşım gereği tadınık dönemler içimi ısıttı. Kısmen o dönemlerde Muğla ve Ankara'da yasayan biri olarak galiba dizi tam bir Yeşilçam filmi tadında oldu benim için. Türk izleyicisini kesinlikle damardan vuracak kült bir eser olmuş. Yurtdışı yabancı izleyiciler için aynı duyguları vermeyebilir global platformda... 


Burada bir aşk öyküsü var. Eşyalar üzerinden koleksiyoner (kleptoman denebilir!) modern ve görece batılı zengin İstanbullu tekstilci veliaht evlat Kemal Basmacı'nın komşu kızı uzaktan akraba çok güzel ama fakir tezgahtar kızı Füsun'a olan aşkı. 


Pek çok yorumda Kemal için narsist bir canavar benzetmesi yapılmış - ben buna katılmıyorum açıkçası. Burada hayalleri yarım kalan iki yasak aşk mağdurunun öyküsü var... Güzellik yarışmasına katılan ve aslında bir aktris olmak hayal eden ve belji de bu nedenle tombik senarist ile evlenen Füsun'un zorlu mücadelesi ile paralel giden zengin oğlanın ters yüz edilmiş başta limerans olarak başlayıp tutkuya ve oradan da esyalar üzerinden sembolize edilmiş ve müşahhaslaştırılmış ama karşılık bulamamış ve yarım kalmış aşkı var burada. Füsun aşık olmayabilir bu arada... 


Filmin kurgusal dokusu, eşyalar üzerinden retrospektif göndermeler ve geri dönüşler (flashback) çok başarılı kurgulanmış. Benzer tarzda yarım bıraktığım bir romanda yazmak istediğim kurgusal bağların burada kurulmuş olduğunu görmek etkiledi beni.


Çantaya ismini veren Jenny Colon aslında aşkına karşılık bulamayan ve intihar eden genç Fransız şairi edebiyatçı Nerval'e bir gönderme. Tıpkı ayçiçek tarlaları metaforunun filmin başında ve sonunda yer alması gibi. Ya da Grace Kelly'nin siyah beyaz televizyondaki araba sürme sahnesi ve trafik kazasında ölümüne dair konuşma...


Bu haliyle Kemal'i modern burjuvazinin Mecnun'u olarak tarif etmek de mümkün belki. Füsun’a ait hastalıklı derecede tutkusunu sürekli ona ait bir şeyleri izinsiz alarak (çalarak) sevgi açığını kapama çabası. Çok umutsuzca aslında...


Burada üzüldüğüm karakter Sibel oldu açıkçası.  Kendi dünyasına ait modern, batılı zengin ve sosyetik, Fransa'da eğitim almış İstanbul kızı imajı ve buna uygun yaşamı oldukça steril devam ederken; müstakbel zengin eşi ise bir tezgahtar kıza tutuluyor; hem de melankolik düzeyde. 


Başta fiziksel ve oldukça da tutkuyla başlayan cesur sahnelerin olduğu aşk aslında bir tür manevi bağa dönüyor ve giderek de girift bir hal alıyor. 8-9 yıl süren bir tutkunun hazdan bağımlılığa oradan da ruhani bir şeyi materialize edilmiş bir müzevari esere dönüşmesini izlemek hoştu. 


Her iki ana karakter için de üzülüyoruz aslında. Sibel için de aynı şekilde.  Son Milano Dome önündeki Kemal ve Sibel in karşılaşma sahnesi oldukça dokunaklı  - orada da bir affetme var herkes açısından... 


Mantık evliliği adayı Sibel yerine zoru seçen Kemal bir arzu nesnesinden melankolik bir girdaba sürükleniyor tüm dizi (roman) boyunca... Gerçek karşılığını tam bulamayan bu tutku fiziksel bir müzeye dönüşüyor sonunda bizzat Pamuk’un katılımı ile üstelik de - küpeler ve çantalar ve sigara izmaritleri üzerinden. 


Öte yandan seçilen film müziklerine bayıldım. Kamuran Akkor'dan Ajda Pekkan'a ve elbette Neco'nun şarkısına kadar her şey dönemsel ruhu yansıtmış.  


Özetle çok keyif verici bir hafta sonu oldu...


Iyi pazarlar dileklerimle. 


Nevfel Baytar 

22 Şubat 2026 

Pazar Ankara.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Kalbin Anahtarı

Kalbin Anahtarı  Kilitledim kalbimi Tek anahtarı elimde... Açıldım bir tekneyle  Dalgalı engin denizlere... İlerledim pupa yelken Köpüklü dalgalar peşimde;  Bir koy aradım önce  Yakamozlar eşliğinde  Durdum bir adanın Kuytuluk gölgesinde. Tan vaktiydi zaman: Hayat yeni güne gebe...   Ustarmaçada çırpıntı sesleri  Minik balıklar sabah gezmesinde... Çapayı bıraktım derine; sakince. Kaloma mesafesince gitti en dibe... Sustu zincir şakırtıları  Ellerim küpeştede  Kemereye dokundum Sıcacıktı anahtar elimde... Son kez baktım  Kalbimin kilidine Ve fırlattım anahtarını Alabildiğince ötelere... Süzüldü havada önce... Suda halkalar oluştu  Peş peşe ve sonra Kayboldu anahtar  Sonsuz mavilikte... Durdu zaman Duruldu mekan Hemhal oldu  Ezel ve ebed İşte o an... Süzülen bir martı kadar Özgürdü artık yüreğim  Yok bir bekleyenim; Ne de beklediğim.. Gönlüm dingin  Gönlüm müebbette  Huzur içindeyim Kalbim emin ell...

Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler

Pazar Yazıları No: 061 Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler Biraz önce salondaki kütüphanemde yer alan kitaplara bakarken hiç Ilber Ortaylı'ya ait kitap almadığımı fark ettim. Felsefe, edebiyat, düz yazı, ders kitapları arasında gezindi gözlerim ama pek tarih kitabım yokmuş onu fark ettim.  Doksanlı yılların ortasında Bilkent Üniversitesi Insani Bilimler ve Edebiyat Fakültesinde çok genç bir hoca olarak çalışırken fakültemize öğretim görevlisi olarak, Amerika'dan (Princeton University) Talat Sait Halman (Türkiye’nin ilk kültür bakanı) gelmişti. Tanışmış ve sohbet etmiştik (o da ayrı bir anekdot). Sonra da dünyaca meşhur tarihçi Halil İnalcık geldi 90larına merdiven dayamıştı o günlerde bile. Aynı binada ve aynı koridorlarda bu isimlerle yanyana çalışmak bile onurdu. Başkent Üniversitesinde iken de Ilber Ortaylı misafir konuşmacı olarak gelmişti. Her zaman ki gibi nüktedan ve ince ince fırça atarak dinleyicilere.  Ankara Mülkiye'de iken İlber Hoca ile ya...