Ana içeriğe atla

Kasıma Veda Ederken

Kasıma Veda Ederken

Pazar Yazıları No: 057


Bugün son baharın son ayı olan Kasım’ın son günü; üstelik de Pazar… 30 Kasım Pazar. Yılın son ayına Aralık ayına - benim de doğduğum aya - giriyoruz. Yani Gregoryan takvimi kullanan bu coğrafyadaki bizler bir yılı daha devirmekteyiz miladi takvim yapraklarından. İngilizlerin dediği gibi: "Time flies". Zaman hızla akmakta... 


Sabah erkenden oğlumu dershaneye bıraktım. Ankara'nın bir ucundan diğerine gittim ve geldim. Arabanın üzerine sarı ve kahve tonlarda bir sürü yaprak dökülmüş. Güzel bir görüntü idi soğuk bir Ankara kışı için...


Eve dönüp kahvaltı hazırladım kendime. Bir espresso yaptım sonra kendime sert ve az aromalı olanlardan. Masada uzun zamandır benim yapmamı bekleyen yaklaşık 900 parçalı Tehnic serisinden bir Lego var... Dışarıda serin ama güzel bir hava var. Çiçeklerimi dün sulamıştım. Mutluyum galiba. Yeni bir içsel dinginlik yaşıyorum kendi halimde: sükunet ve dinginlik ve huzur sanki birbiriyle karışmış durumda. 


Masada iki kitap var. Ikisinin de kapağı solgun gül kurusu tonlarında ve bordo şarap kırmızısı renginde. Vladimir Mayakovski'den "Şiir Nasıl Yazılır?" Ve Dan Brown'ın son kitabı: "Sırların Sırrı". Ta nerelerden alınma kitaplar... Anısı var her alınan şeyin...


Zannederim bugün Ankara yine kendine has bir dinginlik ile uyanmış gibi. Hiç bir şeyi açmadım. Televizyon radyo müzik yok. Sessizlik sadece. Kitaplıkta duran saatin tikleri duyuluyor içeride sadece... Tik, tik, tik... Havanın soğuğu insanı üşütmüyor, aksine sanki içeri beni kendime doğru çağırıyor:


 “Yavaşla.”


Uzun zaman sonra dersim yok bu hafta sonu. Kişisel zaman vakti... Pazar günlerinin en güzel yanı da bu galiba —kimseden bir şey beklenmeyen, kimseye yetişilmek zorunda olunmayan o küçük ara.


Bugün yollar sessizdi, ağaçlar çıplak ama hâlâ dimdik. Sanki insanın kendi iç dünyasını andırıyor bu şehir: dışarıdan sert, içeriden derin bir sıcaklık saklayan bir duruş. Ben de bu sabah, pencereden dışarı küçük koruluğa bakarken şunu düşündüm; mutluluk bazen büyük meselelerde değil, “olduğu gibi olmayı” kabul eden kalpte başlıyor.


Mutlu olmak için aradıklarımız çoğu zaman uzağımızda değil; nefesimizin tam ardında saklı.

Mutmainlik ise biraz daha farklı bir his — daha duru, daha olgun. İnsan mutlu olur; mutmain olduğunda ise o mutluluğa tutunmak için çabalamaz bile. Çünkü bilir: Bu an olması gerektiği gibidir.


Bugün Ankara’da işte tam olarak da böyle bir hava var. Ne geçmişin ağırlığını, ne geleceğin telaşını taşıyor. Sadece şimdi var. Sadece bu anın yumuşaklığı…


İkinci espressoyu alıp masaya oturunca fark ettim ki, mutluluk bazen bir karar. İçeriye giden sıcaklıkla dışarıdaki soğuk arasındaki denge gibi — ikisi de yerinde ve doğru. Birini reddetmeden, diğerini abartmadan, sade bir kabul hâli. Dinginlik güzel şey. İç huzurunu bulmuş olma hali... Belki de insan en çok pazar günleri kendini tamir eder. 


İyi ki bitmeyen koşturmaların arasında böyle küçük duraklarımız var. İyi ki Ankara hâlâ Kasımın sonunda bile insana şöyle fısıldıyor:


“Her şey olması gerektiği kadar. Sen de öyle.”


Bugün, bu Kasımın son Pazarında, kendime şöyle bir söz verdim: Zorluklara değil, yola odaklanacağım. Eksiğe değil, olana bakacağım.

Ve kendimi, olduğum halimle kabul etmeye biraz daha yaklaşacağım. Zannederim sahip olduğum şeyler için iyi bir şükür zamanı bugün. İnkişaf ve sükunet.  


Çünkü gerçek mutluluk, gürültüde, koşuşturmaca ve hep bir şeyleri yakalama da değil; bu sade, yavaş, içe sinen anlarda saklı. Anı biriktirme zamanı. Latince aslında bir oxymoron deyiş olan hayat felsefesinde dendiği gibi sanki hayat: Festina Lente: "Yavaşça acele et..."


İyi Pazarlar....


Nevfel Baytar 

30 Kasım 2025

Pazar - Ankara

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...