Ana içeriğe atla

Zamanın İçinde Hapsolmak

Pazar Yazıları No: 058
Zamanın İçinde Hapsolmak


Bu pazar sabahı güne farklı ve güzel başladık. Erken saatlerde yollara düştüğümüz trafiksiz bir Ankara'nın varlığı - yıllar sonra bir kez daha sakin ve huzurlu göründü nedense gözüme... Nazar değmesin 15-20 dakikada istediğimiz yerdeydik. 

Uzun zaman sonra 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin ilk ayının son pazar gününü bitirdiğimiz bu günde tekrar "Pazar Yazılarına" başlamış oldum bu farklı hissiyat ve vesile ile... 

Üniversite sınavına hazırlanan oğlum farklı kütüphanelerde "ders çalışmayı" seviyor. Kendi okulunun kütüphanesi, dershanenin kütüphanesi, ODTÜ Kütüphanesi, İş Bankası Kütüphanesi ve bazen de mecburen evde ders çalışıyor bu yoğun süreçte... Birlikte değişik kütüphaneleri deniyoruz. 

Z Nesli olmasına rağmen, logolu karton kutuda içilen süt köpüklü macchiato eşliğinde ciks Starbuckslarda MacBook veya Ipad eşliğinde dışarıdan bakılınca ders çalışıyormuş havası verilen cool "yeni nesil" kafe - kütüphaneleri mesken tutan çocuklardan değil - en azından şimdilik... O "normal" kütüphanelerin çalışma salonlarını seviyor - gürültülü kafeleri değil...

Üyelik vs gibi bürokratik uygulamalar nedeniyle Milli Kütüphane'ye de gidemedik. Yeni siyasi konjektür gereği artık çok atıl bırakılmış görünüyor Ankara'nın eski sembolü; on yıl içinde yerine bir AVM dikilmesi muhtemel eski bir Varşova Paktı binası havasında zaten. Oldum olası soğuk bulmuştum bu penceresiz hapishane görünümlü kütüphane binasını... O nedenle de sadece biz kez bir arkadaşımı ziyaret etmek için içine girdim zaten... 

Kızılay Kumrular Sokaktaki ikonik Adnan Ötüken Kütüphanesinin açık saatlerini de bir türlü denk getiremedik ikimiz. Devlet dairesi zihniyetinde çok erken kapanan bir ders çalışma alanı. Ben de zaten en son 1994 yılında gitmişim! İlk meslek yılım...

Uzun zamandır görmek ve gitmek istediğimiz (benim de bunca yıldır hiç görmediğim - 2020'de resmen açılmış olan) Millet Kütüphanesine gitmeye karar verdik dün... Yer bulunmaz endişesi ile pazar sabahının erken saatlerinde... Bu erken saatlerde bile akın akın öğrenciler geliyordu ders çalışmak için binaya. 

İlk izlenimim ise: oldukça güzel bir kütüphane olmuş gerçekten... Elbette devrin çizgilerini taşıyan bazı detaylar hemen gözüme çarptı. Girişte camekanda sergilenen özel kitaplar arasında cumhurbaşkanı eşinin yazdığı kitapların sergilendiğini görmek cidden şaşırtıcı oldu benim için. İlk kez merak edip Wikipedia'ya baktığımda kendisinin ilk öğretim mezunu olduğunu öğrenmiş oldum. Dört dilde çevirisi vardı "yazdığı" kitapların... Aslında düşününce; 1955 doğumlu bir kız çocuğu için oldukça olağan durumlar o dönemler için hele bir de başbakan Bülent Ecevit'in lise mezunu olduğunu düşününce... 

Sonra hemen yan camekanda sergilenen bağış kitaplar arasında da cumhurbaşkanının oğlunun da bir kitapsever ve eski kitap koleksiyoneri olduğunu bu vesileyle ilk kez öğrenmiş oldum. Bazı kitaplarını Millet Kütüphanesine bağışlamış - büyük mahdum. 

Benim oğlum ise bunların hiç birine bile bakmadan ve hiç vakit kaybetmeden beni girişte bırakıp gitti ve ben kendisini bile göremeden ikinci katta bir salona geçip ders çalışmaya oturdu. Mimari ve siyaset ilişkisi hiç ilgisini çekmedi bizim veledin...

Bir kitap ve mimari-sever olarak ben de bir on beş dakika kadar dolaştım içeride. En son 8 yıl kadar önce YÖK Akademik açılışı için gelmiştim cumhurbaşkanlığı kompleksine (külliyeye). O zaman bu güzel kütüphane henüz inşaa edilmiş değildi. 

Altı katlı 'rotunda' tarzı denilen Roma mimarisi stili ile inşaa edilmiş tasarımı anlamaya hem de zamanın içine hapsolmuş tarihsel alt mesaj kodlarını çözmeye çalıştım kendimce bu heybetli binaya bakarak. 

Mimari açıdan tarzı ve sembolizmi algılamaya çalışırken ilginç şeyler hissettim bu yapıyı dair. Zaman burada tıpkı kitap sayfaları arasında gizlenip farklı tarihsel dönemler içinde donmuş gibi geldi bana... Farklı dönemler ve medeniyetler harmanlanmış gibi burada sanki... 

Dışarıdan bakıldığında binanın ön cephesinde şimdiki Mısır'ın güneyinde yer alan Mısır firavunlarının yaptırdığı Antik Mısır medeniyetine ait 4000 yıl önce yapılan Luksor ve Karnak tapınaklarının sütunlarına benzer bir giriş yer almakta... Yanlarda ön cephedeki paneller ise Selçuklu mimarisi çizgilerini andırıyor çapraz kare geçişleri ile. Yıldız geçme yerini "kare-geçme" stiline bırakmış süslemeler kendini burada.

Maviye bezeli beton fil ayağı sütunlar aslında cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 Türk boyunu sembolize ediyormuş ama bir yandan da Roma'daki pagan tapınağı Pantheon benzeri bir görünümü var karşıdan bakıldığında ilk izlenim olarak. 

Estetik ancak eklektik bir mimari üslup olmuş... Kubbe kısmı İslam mimarisi çizgilerini tam taşımıyor ve zannımca da ilmin ve alimin tevazusu gereği nispeten daha basık tutulmuş kubbe tavan konkav kavis yüksekliği. Ön bahçe alanı ise Paris'teki Versailles Sarayının dekoratif çizgilerini taşıyor ve kütüphane avlusuna bir saray avlusu havası verilmiş gibi... 

İçerisi ise büyüleyici denecek kadar güzel ve iyi aydınlatılmış, debdebesine mütenakız; sakin ve sessiz. Bu hissi yıllar yıllar önce Dublin, Trinity College kütüphanesinde hissetmiştim. Dünyanın en meşhur kütüphanelerinden birisidir kesinlikle görülmesi gereken. Onunla benzerlikler taşıyan ve çok merak ettiğim Oxford Bodleian Kütüphanesini de görmedim henüz... Elbette ezoterik eserlerin saklandığı ve eski yazmalar ile dolu olduğu söylenen Vatikan kütüphanesi ise hep bir muamma olarak kalacak gözümde...

Zamanın yok olup gittiği başka bir yer ise mimarisine hayran kaldığım Iskenderiye Kütüphanesinin modern hali idi. İlk çağlardaki meşhur İskenderiye Kütüphanesinin 3. yüzyıldaki ilk hali kimbilir ne kadar güzeldi diye düşünmüşümdür hep... Binlerce papirus tomarına ev sahipliği yapan ve o dönemin tüm bilgelerini ve alimlerini mıknatıs gibi kendine çeken bir mekan idi muhtemelen.

Bugün Çin'de yer alan Tianjin Binhai Kütüphanesi bilimin nereye doğru kaydığının hem mimari hem de akademik olarak en önemli göstergesi... İlim Çin'de bile olsa gidin sözü gerçeğe dönecek bu ikinci çeyrekte ve 2050ler tamamen batıdan kayarak başka bir eksene doğru kayan dünyaya gebe gibi görünüyor... Göreceğiz bakalım...

Ankara'daki Millet Kütüphanesi inanılmaz güzel imkanlar sunuyor aslında ders çalışmak isteyenler için. Açıkçası çok beğendim çalışma alanlarını ve mimarisini. Bu konjektürde "bir kütüphane" için bu kadar çok para harcanmış olması oldukça şaşırttı beni... Itibardan tasarruf olmaz zihniyetinin bir bina için dahi olsa bilim için harcaması da güzel elbette... Bu bağlamda kitapla özdeş zamanı durdurmanın en güzel yolu olmuş bu mimari eser. En azından beton güzel bir amaca hizmet etmiş...

Millet Kütüphanesinin orijinal isim babası aslında İstanbul Fatih'de Feyzullah Efendi Medresesinde yer alan mini bir eski eser yazmalarının olduğu bir kitaplık. Zamanın donduğu ve ilmin tevazusunu gösteren mutevazi yerlerden biri de aslında bu sade bina gerçekten... Oysa bu kütüphane için seçilecek tek sıfat "ihtişamlı" olabilir; muhteşem yüzyıl nesline mimari bir atıf gibi...

Elbette bu muhteşem kütüphanenin, Cihannüma adlı devasa salonu binanın en dikkat çekici yeri...

ABD Washington DC'de yer alan Library of Congress'in birebir kopyasını andıran Cihannuma (Katip Çelebi'nin kitabına atfen Dünya Haritası demek olan) Salonunun iç kubbesi üzerinde yer alan devasa yazı ise Alak Suresi'nin 4. ve 5. ayetlerinin Latince harfler ile yazılmış Türkçe meali aslında: “O, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.”

Buradaki mesaj da binanın mimarisi kadar ilginç aslında. En az yüz kere okuduğum; hayatı boyunca ümmi olarak yaşamış peygambere gelen ilk oku (ikra) emrinin içinde olduğu ve kan pırtısı anlamına gelen Alak - Suresi'nin bu iki ayetinin seçilmesi de ilginç. İnsana bilmediğini öğretendir. Bu aslında Bakara suresi 31. Ayete bir gönderme gibi de... ilk insan Adem'e öğretilen kelimelerin bildirimi gibi...

Tüm bu tarihsellik içinde zamanın hapsolması beni çok cezbediyor galiba ve bu yüzden de kitapçıları, kitaplıkları ve kütüphaneleri ve de kitapları seviyorum. Bir tür kaybolma hali gibi... Ya da zamanda yolculuk yapma hissi vermesi belki beni bu kadar içine çekiyor. 

Zannederim oğlum bugünkü çalışmasını bitirmiştir. Onu zamanın durgunlugundan alıp hayatın keşmekeşine tekrar alma zamanı artık galiba? 

25 Ocak 2026 Pazar
Ankara


Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...