Ana içeriğe atla

Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler

Pazar Yazıları No: 061

Alimin Ölümünün Ardından Kendimize Nasihatler


Biraz önce salondaki kütüphanemde yer alan kitaplara bakarken hiç Ilber Ortaylı'ya ait kitap almadığımı fark ettim. Felsefe, edebiyat, düz yazı, ders kitapları arasında gezindi gözlerim ama pek tarih kitabım yokmuş onu fark ettim. 


Doksanlı yılların ortasında Bilkent Üniversitesi Insani Bilimler ve Edebiyat Fakültesinde çok genç bir hoca olarak çalışırken fakültemize öğretim görevlisi olarak, Amerika'dan (Princeton University) Talat Sait Halman (Türkiye’nin ilk kültür bakanı) gelmişti. Tanışmış ve sohbet etmiştik (o da ayrı bir anekdot). Sonra da dünyaca meşhur tarihçi Halil İnalcık geldi 90larına merdiven dayamıştı o günlerde bile. Aynı binada ve aynı koridorlarda bu isimlerle yanyana çalışmak bile onurdu. Başkent Üniversitesinde iken de Ilber Ortaylı misafir konuşmacı olarak gelmişti. Her zaman ki gibi nüktedan ve ince ince fırça atarak dinleyicilere. 


Ankara Mülkiye'de iken İlber Hoca ile yakın ve iç içe çalışmış pek çok arkadaşım ve öğrencim oldu. Sonra Galatasaray Üniversitesine geçti hoca. Fransızca dersler verebildiği... Süreçte özellikle Celal Şengör Hoca ile Hacivat ve Karagöz tadındaki hoş sohbetleri ve engin bilgeliği ile hepimizin kalbini fethetmişti nispeten malüfatfûruş artık müteveffa hocamız... 


Alimin ölümü alemin ölümü demiş eskiler. Fuat Sezgin hocaya çok yakışmıştı bu tabir; şimdi de Ilber hocaya. Eser üretme konusunda pek pek velûd bir müellef olmasa da, hoş sohbet bir nüktedan olarak cahillere ve cehalete hiç sabrı yoktu... Bir yazı yazmak ve tarihe not düşmek istedim İlber Hocaya dair: 


Güneşli ama rüzgarlı bir Mart sabahına uyandık, lakin sanki kütüphanelerimizden birinin tavanı çökmüş gibi bir ağırlık var bugün üzerimizde.


Haberi duymuşsunuzdur; Türk tarihçiliğinin "müsemma" markası, hepimizin "Cahiller!" diye azarlanmaya doyamadığı o dev çınar, İlber Ortaylı, 13 Mart’ta kütüphanesindeki tozlu rafların arasından ebedi bir yolculuğa çıktı.


​Açıkçası, onun gidişi bile bir "zamanlama harikası." Muhtemelen öte tarafta karşılaştığı ilk görevliye, "Burası ne biçim arşiv? Tasnif desen yok, usul desen hak getire!" diye çıkışmaya başlamıştır bile.


​Bir İmparatorluk Çocuğunun "Görgülü" Vedası

​İlber Hoca, öyle herhangi birinin "hemşehrisi" değildi; o, dağılmış bir imparatorluğun asil tortusuydu. Kırım Tatarı bir ailenin evladı olarak Avusturya Bregenz’de doğup Ankara’da serpilmesi, ona o meşhur çok dilli, çok kültürlü kimliğini kazandırmıştı.


​Annesi Şefika Hanım’dan aldığı o disiplinli Rus dili ve edebiyatı terbiyesi olmasa, biz bugün kimden "Üç dil bilmeyen adam entelektüel değildir, sadece okuryazardır" fırçasını yiyecektik? Akademik hayatı; Şerif Mardin’den Halil İnalcık’a kadar "devlerin omuzlarında" yükselen bir abideydi. Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı yaptığı dönemde sarayı kendi evi gibi (ki zaten öyleydi) sahiplenmiş, eşyaların tozuna bile vizyon katmıştı.


​"Ömür Dediğin Bir Seyahattir, Boş Oturma!"

​İlber Hoca için ölüm, muhtemelen bir "mekân değişikliği" ve yeni bir "kütüphane üyeliği"dir. Hayata bakışı ise hepimizin kulağına küpe olmalıydı. Onun o meşhur vecizelerini bir hatırlayalım:


​"Cahillik hiç bitmiyor, sadece şekil değiştiriyor." (Sosyal medya çağında bu sözü her sabah aç karnına okumak lazım, değil mi?)


​"Herkes her şeyi biliyor, kimse bir şey okumuyor." *


"Gezin efendim, gezin! Oturduğunuz yerden tarihçi de olunmaz, adam da olunmaz."


​Ölümden korkmazdı; sadece vaktin boşa harcanmasından korkardı. Onun için hayat, 25 yaşına kadar bitirilmesi gereken bir eğitim maratonu ve ardından gelen bir "dünyayı görme" sanatıydı.


​Gençlere Son Bir "İlbervari" Ayar

​Eğer şu an karşımızda olsa, muhtemelen elindeki bastonunu yere vurur ve biz gençlere (yaşı 50 olanlar dahil onun için gençtir) şunları söylerdi:

​"Dil Öğrenin Evladım!": Bir dili yarım yamalak bilmek, bir yemeği çiğ yemektir. En az üç dil bilmeyen, bu dünyada sadece turisttir.


​"Arşivlere Girin!": Kaynak görmeden konuşan, dedikodu yapan mahalle teyzesinden farksızdır.


​"Klasik Müzik Dinleyin!": Ruhunuzun pasını sildirin; gürültüyle müzik arasındaki farkı anlamayan, tarihin ritmini de anlayamaz.


​"Gezmeyi Bilin!": Beş yıldızlı otellere tıkılıp açık büfede sıra beklemek gezi değildir. Bir şehrin arka sokaklarını, mezarlıklarını ve yerel pazarını görmediyseniz oraya gitmiş sayılmazsınız.

​"Bizi çok azarladı, çok 'cahil' dedi ama aslında bize en büyük mirası bıraktı: Merak. Bilmediğini fark etme ve öğrenmek için yanıp tutuşma arzusu." ​


Hocam, Topkapı’nın koridorlarında, sahaf dükkanlarında ve televizyon ekranlarındaki o müstehzi gülüşünü özleyeceğiz. Şimdiden gittiğiniz yerdeki kütüphane görevlilerine sabır diliyoruz; zira hiçbir kataloğu beğeneceğini sanmıyoruz.

​Güle güle koca çınar, biz burada biraz daha "cahil cahil" takılacağız ama söz, telefondan başımızı kaldırabilirsek en azından bir iki sayfa kitap karıştıracağız sanki? Muhtemelen önümüzdeki beş on yıla kadar inşallah bir kaç satır okuruz yanınıza gelene kadar?


15 Mart 2026 Pazar

Ankara

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...