Ana içeriğe atla

Gelinlik Gölgelerinin Serinliği

Gelincik Gölgelerinin Serinliği


Neredeyse tüm hayatı boyunca başarısızlığı tatmamıştı. Her zaman okulda iyi bir öğrenci, çevresinde gözde bir eleman olmuştu. İlkokulda, ortaokulda, lisede hep en sevilen öğrenci sıralamasında birinci olmuştu. Aday olmadığı zamanlarda bile genel istek ile sınıf başkanı seçilmiş, bir iki küçük olay dışında hep bu görevi başarıyla sürdürmüştü. Bilgi yarışmalarında okulunu temsil bile etmişti. Mahalledeki çocuk çetesinin yumuşak başlı reisi, futbol maçlarının sinirlenmeyen ve hiç kavga çıkarmayan kaptanı, gruplu oyunların en çok aranılan elemanıydı. Kısaca hayat ona hep hafif aralanmış, yumuşak bir pembe tebessümle bakardı.

O zamanlar, her nedense, çimenlerin daha yeşil ve taze ve güneşin daha sarı olduğunu düşünürdü. Henüz o dönemde; içerisinde kaybolup gittiği, kara yüksek duvarları olan mabedimsi labirentler beynine inşa edilmemişti. Sadece çocukluğunun beyaz yumuşak pamuksu dokusu, insanlara gülücükler açtıran silik prina sabun kokusu vardı. Geometri derslerinin basit ama karmaşık görünen değişik alan ve hacim hesaplarıyla dolu şekilleriyle beyninin inşa edebileceğini hiç düşünmemişti. Kare prizmalar, dikdörtgen prizmalar, küpler gibi dört başı mahmur şekillerden oluşan ve labirentin temellerini oluşturacak tuğlalar henüz hiç konulmamıştı. Alabildiğince engin çayırlar, sadece papatyalardan ya da gelinciklerden ya da küçük mavi yıldız çiçeklerinden oluşan tarlalar vardı beyninin saf dokusunda. Öyle insan uydurması basit hesaplar değil; tabiatın ta kendisi vardı. Hesap kitap kendisine okulu çağrıştırdı tekrar. İlkokul öğretmeni geldi aklına yine.

Tahtada tebeşirle yazı yazarken onu seyretmekten ne kadar da zevk alırdı. Uzun dalgalı koyu kestane saçları, mistik doğulu kadınlarınkine benzer kara sürmeli iri gözleri ve hep rujlu olan dudakları hatırladı. Güzelliği hariç, çok iyi bir öğretmendi. Ama ona platonik bir küskünlüğü vardı. Çünkü okuma yazmayı öğrenen ilk on kişiye bol resimli, büyük yazılı kitaplar alacağına söz vermişti. Dağıtacağı on kitabı minik bir başarı kulesi halinde hep masanın üzerine tutardı. Boyuna göre bir hayli yüksek olan öğretmen masasının üzerinde duran bu on kitaba bakar, imrenir, onlardan birine sahip olmayı o küçük kalbinin tüm damarları, tüm atışlarıyla isterdi. Okumayı öğrenen herkese sırasıyla kırmızı kurdele takıyordu.

Okumayı ilk önce Mesut öğrendi. Civciv sarısı saçlı, yeşil gözlü, tipik bir Selanik göçmenine benzeyen Mesut. Aslında onun okulda okumayı öğrendiğini söylemek yalan olurdu. Çünkü o, herkes güçlükle gözlük şeklinde “B” harfi, simit şeklinde “O” harfi çizmeye çalışırken, kendileri için henüz hiç bir şey ifade etmeyen ve harf denen bu şekillere anlamlı sesler  verebiliyor ve uzun cümleleri okuyabiliyordu. Başka hiç kimse onun bu yaptığını henüz becerebilmiş değildi.

Mesutların evi okula oldukça yakındı ve babasının bakkalı vardı. Küçük izbe mahalle bakkallarından. Tombik, semirmiş bir veletti. Hemen her teneffüste kendi bakkallarından bir şeyler alır, ceplerine doldurur, kimseye vermeden, onları yerdi. Derste bile sürekli Mesut’un bir şeyler yemesi, krakerleri, çikolataları hızla ağzına atıştırması gözüne ilişirdi. Bazen derste onun cebindeki çikolata jelatinlerini karıştırmasından dolayı çıkan hışırtılar kulağına gelir, o anlarda kurşun kaleminin ucunu daha bir sert bastırırdı sarı saman kağıdı defterlerinin çizgisiz sayfalarına. Sırf ona olan nefreti ve kıskançlığı yüzünden babasının bakkalına gidip bir iki sakızı çaktırmadan cebine indirdiğini hatırladı. Acaba o zaman mı ilk günahını işlemişti? 

Galiba o zamanlar mali durumları pek iyi değildi. Kendisinin hiç bakkala gidip Mesut’un yediği çikolatalardan satın aldığını hatırlamıyordu. Beş senelik ilkokul hayatı süresince iki önlük ve bir çanta eskitmişti sadece. Ortaokulda babası bond tipi, vişne çürüğü, küçük anahtarla kilitlenebilen bir çanta aldığında ne kadar da sevinmişti. Beş yıllık emektar çantasına veda edip yeni çantasını kucaklamıştı. Acaba öğretmenin ilk kurdele taktığı Mesut’un çantası nasıldı? Kırmızı olmalı herhalde. Herkesten önce taktığı ve uzun süre yalnız başına önlüğünün üst cebini süsleyen o kurdele gibi kırmızı olmalıydı çantada. Bir süre sonra Yılmaz öğrendi okumayı, kara saçlı koyu çakır gözlü bir çocuktu Yılmaz ve sınıfın en irisiydi. Yılmaz’ın ağır aksanını düşününce, doğulu olabileceğine karar verdi. Belki de değildi.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...