Ana içeriğe atla

İtiraf

İtiraf
Başlığa görünce eminim bazı takipçilerde birazcık merak duygusu oluştu... Birazdan itirafımı yazacağım ama önce insanoğlu olarak neden böyleyiz sorusunu cevaplamak gerekir önce zannederim. Neden itiraf etmeyi de seviyoruz? Zaten neden ve niçin sorusuna cevap aramak bence insanı hem bilimsel tekamül hem de sosyal bir varlık olma anlamında diğer tüm canlılardan ayrıştıran en değerli uğraşı... 

Doğamız gereği itiraflar ve dedikodu bizi cezbediyor. Buna engel olmak çok zor... Benim sosyogenetik diye yıllar önce uydurduğum bir terim var interdisipliner alan için. İleride bunu ölçecek yöntemler geliştirilince (bkz astrobiyoloji gibi!) önemli bir bilim alanı olacak bence, henüz I kapasiteye gelemedi insanlık ve bilim 🫣. Yani bu genlerimize kodlanmış ezelden beri insanoğlu ile gelen bir özellik. Kutsal kitaplarda bahsi geçen kısmen de mitolojik yönleri olan "yasak elma" hikayesine kadar gönderme var bu sosyal genetik yönümüzün içinde aslında... 

Diğer taraftan yasakları da çok seviyoruz biz. Sosyogenetik yapımızın ta en derin hücrelerine kadar işlenmiş diğer bir özelliğimiz de bu; yasakları çiğnemek birer Ademoğulları ve Havvakızları olarak... Otorite sahibine isyan etmek (eski tabirle "tuğyan" etmek) acz içinde olan insanın direnç ve kırılma noktasını ifade ediyor ve bu öykünün de kökeni ta yaradılış efsanesine kadar uzanıyor... 

Her tür sınırlama hepimizi cezbediyor... Çünkü içimizde bir yerlerde - muhtemelen de sonsuzluk kavramını bir türlü hafsalamızın almaması ve zihinsel kapasitemizin bunu algılamaya yetmemesi nedeniyle - sınır konulan her şey daha kışkırtıcı ve daha tahrik edici (İngilizce doğru ifade aslında "tempting"bu bağlamda). "Yasak elma hikayesi" sadece bunun müşahhas örneği olsun ve bizim gibi daha az akıllı insanlar yasaklama ve güç ilişkisini pratik bir örnek ile anlasın diye sembolik olarak kurgulanmış bir öykü. Elbette arketip Freudçu bir analizi var elma sembolizminin ama o başka bir yazıya...

İtiraf, "batı" denilen (gerçekte coğrafi sınırlar ile çizilmesi mümkün olmayan ve özünde tamamen soyut ve idealize edilen müphem bir kavram aslında) coğrafyada sıkça kullanılıyor; bir tür arınma yöntemi hatta. Jean-Jacques Rousseau'nun meşhur otobiyografik itirafları ve Kıta Avrupası sineması filmlerinde bol bol gördüğünüz daha çok Katolik Hristiyanlık uygulaması olan "confessional" (kilise ve şapellerdeki günah çıkarma odası veya hücresi) itirafı önemli bir kurumsal uygulama haline getirmiş durumda. İngilizler arasında erotik içerikli çok fıkraya da konudur o itiraflar 😉. Bu vesile ile tüm sinemaseverlere tavsiye ederim Juliette Binoche ve Johnny Depp filmi Çikolata da güzel bir sahne vardır itiraf odası ile ilgili... 

İtirafa gelince... 

İnsanoğlu hep özünde heyecanı ve adrenalini sevdi ve sevmeye de devam edecek... Bu heyecan ve yükselmeye neden olan "her şey" keyif verici... Kimisi için bunlar keyif verici içecekler, hedonist ve "karnal metabolik yükseltici eylemler", uçucu maddeler olabilirken, bazen bir tebessüm ve gözlerdeki eşleşme frekansının getirdiği o "muhteşem ışıltı" da çok benzer bir etki yapabilir. Güzel sohbet edebilmek ve buna imkan sunan insanlara denk gelmek az bulunan ama insan ruhuna da en çok doygunluk ve mutluluk veren hislerden birisi... 

Saatlerce sohbet edip zamanın nasıl aktığını bilmemek ortak konuşma zemini bulmak ve eşzamanlı bunu çeşitlendirecek entelektüel birikime sahip olmak sizi mutlu eder... Bu bazen seçicilik ve kalibre ile daha da pekişir ve güçlenir... Az bulunan istisnai bir tevafuk ve tesadüftür iki üç ayrı frekansta aynı dalga boyuna ve ruhsal titreşime sahip bir insana denk gelmek... 

Ruh halimizin ve eyyamcı karnal isteklerin üst seviye olumlu yönde doyurulması nispeten gizli ve ama çok derinlerde yatan bir ihtiyaç. Bunu sunan her kim ise onu hayatınıza daha çok alın ve ona daha çok değer ve yer verin... 

Hayata dair bu yaşta öğrendiğim şey şu oldu: güzel sohbet etmenin keyfini veren her kim ise (kadın, erkek, dost, evlat, arkadaş, yoldaş veya sevgili...) lütfen o insanları daha çok alın hayatınıza; onlarla daha çok ve daha sık görüşün ve ruhunuzu daha da yüceltin ve yükseltin birlikte iken... Kavga, dövüş, didişme ve çekişmeden uzak durun... Bunların ötesinde daha çok şey sunabiliyorsa bu ilişki; işte asıl bütünlük ve bütünleşme sizi size o kişi ile çok daha iyi hissettirecektir... Çok klişe bir tabir olacak ama: sizi yukarı çeken insanlara daha çok yer verin bu hayatta - zaten ömür dediğimiz şey bir lahza ona da hakkını veren insanlarla geçirin vaktinizi...

Keyifle geçsin bu haftanız ve yaz tatiliniz... 🙏🙏🙏🙏🙏

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...