Ana içeriğe atla

Love Proof Aşk Geçirmez

Aşk Geçirmez


Yıllar yıllar önceydi. 1987 yılında mühendislik eğitimi almak için ODTÜ de İngilizce Hazırlık Okulu okurken hiç unutmuyorum "prove >>> proof" kelimesini öğrenmekte sıkıntı çekmiştim "reduce" kelimesi ile beraber bir türlü oturmamıştı - ta ki bir pop-quiz sınavında kelime sorusu olarak bunlar karşıma çıkana kadar. Bu sözcüklerin anlamını (o dönemde 🫢 nedense hep karıştırdığım için olsa gerek) puan kaybederek öğrenmiştim... 


Sonra ikinci dönemde yoğun biçimde mühendislik İngilizcesi almaya başladık. Bir sürü teknik tabir, geometrik şekiller ve makine parçaları uçuşuyordu renksiz teksir kağıdına basılmış saman sarısı ucuz sayfalarda. Hatta ilk metinlerden birisi "internal combustion chambers" (içten yanmalı motorlar ve dizel motorların piston sistemleri) ile ilgili bir metindi ve tabiki çok sıkıcı idi benim gibi aslında edebiyatçı olmak isteyen birisi için - bir tür eziyetti denebilir. Zaten bölüme geçtiğimin ikinci ayında mühendislik fakültesini ve dolayısıyla okulu terk ettim Ankara'dan uzak başka bir şehirde grafikerlik ve desinatörlük yapmaya başladım - ailem beni ODTÜ de mühendislik okuyor zannederken... 


O dönem İskoç kökenli bir hocamız vardı - ismini hatırlamıyorum şimdi - kızıl dalgalı saçlı uzun boylu bir kadın hocamız, o giriyordu o ESP ağırlıklı derslere. Writing ağırlıklı dersleri de o veriyordu. Çilli yanakları ve bal rengi gri gözleri vardı. Zannederim sınıftaki çoğu genç erkek öğrenci gibi gibi ben de biraz hayrandım sanki ona. O açıklıyordu pek çok okuma metnini. Gözlerinin hatrına dinliyorduk dersleri... Kısa süre sonra zaten Türk sevgilisi ile ayrılmıştı okuldan. Görmedik bir daha... 


Bu süreçte "proof" kelimesi tekrar çıktı karşımıza - ama bu kez "kanıt" anlamından apayrı bir bağlam içinde kullanılıyordu. Evidence - gibi bir anlamı yoktu bu kez. Proof kelimesi kısa çizgi ile (dash deniyor bu çizgiye -) son ek olarak kelimelere eklendiğinde (yani xxxx-proof şeklinde), xxxx -geçirmez anlamına geliyor. Su geçirmez, kurşun geçirmez de olduğu gibi... Water-proof tıpkı water-tight bağlamında olduğu gibi. Su geçirmez. Su kaçırmaz. Ya da bullet proof vest (kurşun geçirmez yelek) örneğinde olduğu gibi... Love-proof diye bir kelime şayet yoksa bile ingiliz diline benim de minik bir katkım olsun 😎. 


Bazı adamlar ve kadınlar da love-proof galiba. Aşk geçirmez adamlar ve aşk geçirmez kadınlar... Hani şu kalpsiz denilen insan formu. Aşkta acımasız. Çok sert ve çok hızlı terk etme eğilimi olan zalim kadınlar ve duvar gibi adamlar. Kendi başlarına aşkı yaşayan ve sanki sadece kendisine aşık kimlikler bunlar. Aşk yarası çekip bunu asla belki etmeyen, aşkın karlı yollarında kendi patikaları boyunca yürüyüp izini asla belli etmeyengiller familyasının vahşi adamları ve yırtıcı kadınları bunlar. Nesli asla tükenmeyen ve alev alev yakan, geride derin ve köz tutan aşk yanığı izi bırakan delici bakışlı ejderler ve türü yok olmamış kanatsız canavarlar bunlar. 


Ve bunların kurbanları ise bu zalimlere masum delice aşık kadınlar veya aşkı henüz çözememiş aptal ve saf adamlar. Aşk bıçağı kalbine saplanan ve orada defalarca kanırtılanlar bunlar işte - Aşk Muzdaripleri... Darbe alanlar... (Arapçada Da-Re-Be harflerinden türeme "darp ve muzdarip" sözcükleri). Yaralı masumlar - bu aşk oyununda suçu olmayan figüranlar. 


Hep Issız Adam filminin replikleri geliyor aklıma - klâsik son sahne... Ayla Dikmen şarkısı eşliğinde elbette. Anlamazdın... Anlamazdın... Elbette Çağan Irmak'tan o meş'um son sarılma sahnesi. O pişman ve asıl yaralı erkek. Kendisini ararken ve hayali aşkı ararken karşılarına çıkan kadınları harcayan adamlar bunlar. Ama en çok da kendinde yitip giden içi boş gözleri güzel ama kalpleri yorgun adamlar veya şuh kadınlar... Yürek eskiten müzmin aşk rendecileri bu yaratıklar. Açtığı yaradan öpmeyi seven ruh fakirleri ... 


Ve maalesef biz erkek ve kadınlar bu kadın ve adamlara aşık olmayı daha çok seviyoruz sanki. Gizli kalmış aşka dair mazoşist yönümüz bu. Kendimize bile söylemeye korktuğumuz ama yaptığımız... Acıyı seven ve aşkın acısından beslenen yitik aşkın vampirleriyiz biz.. Kaçanı kovalayan, kovalanınca da kaçan. Belki de aşk böyle bir şey... Kimbilir... Acımasız olması ve acıtması gerekiyor ki adı aşk olsun... Sonra bu adam ve bu kadınlar olmayan ve onmayan aşk acılarını başka masumların kalbinin kanını içerek ve öldürdükleri ruhların gözlerine, dudaklarına ve kullandıkları bedenlerine bakarak çıkartıyorlar... 


İşte bunlar aşk geçirmeyen adamlar ve kadınlar. Aşk kurşunları göğsüne doğru yağarken umursamayan ve saplanan kurşunları tek tek çıkarıp yere fırlatıp atan ve geride boş kurşun kovanlarının kuru çınlaması duyup arkalarına bakmadan yürüyüp giden adamlar ve kadınlar... Ta ki yıllar sonra yalnız başına oturduğu odanın penceresinden boş boş kasvetli ufka doğru bakarken, acıttığı kalpleri düşünüp göz yaşı dökerken, tek başına kendine koyduğu acı çayın tadını alamayacak olan pejmürde ruhların kalpsiz sahipleri. 


Aşk geçiren kalpleri olanlara selam olsun. 


Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...