Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.
Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.
Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..."
Ülkenin durumunun farkındasınız. Cumhuriyet tarihinde, devlet erkanı ve bürokrasisinde liyakatsızlığın bu kadar yükseltildiği ve sığlığın bu kadar derinlestiği başka bir dönem olduğunu zannetmiyorum. Neredeyse her gün yapılan trajikomik açıklamalar ile sığlık, çapsızlık ve aymazlıkta Donald Trump'ı bile solladı bizimkiler.
Ben işim gereği Ankara'da eskiden uzun dönemler çok yoğun biçimde üst düzey yöneticilerle çalıştım. Onlar genelde perde arkasında asıl işi çekip çeviren sahne önünde hiç görünmeyen, siyasi eğitimlerini öne çıkarmadan ülkesinin iyiliği için çalışan; çok yetenekli ve bilgili bir "teknokrat" ekipti. Hepsi de sürekli kendini geliştiren okuyan; çok zeki, donanımlı, proaktif ve dinamik kişilerdi. Onlardan çok şey öğrendim ve çoğu da çok sağlam dostlarım oldular. O grubun şimdiki siyasi konjektür ile bir illiyet ve göbek bağı da yoktu zaten... Görev adamıydı hepsi...
Ancak suyun başı dediğimiz yere siyaseten atanan şimdiki "tiplere" bakınca, ülkedeki demeçlerin saçmalıklarına artık önem veremez oldum. Sadece "neremle güleceğime karar verme" sıkıntısı çekiyorum. Bir tür zihinsel kabızlık yaşatıyorlar bana... Ama maalesef itibarsızlaştırılan bir devlet algısı görüyorum şu günlerde. Allahtan aylardır, hatta yıllardır televizyon haberleri seyretmeyince; daha da bir mutluyum çizilen pespembe tablolara inanma konusunda. Valla iyiyiz bunca şeye rağmen... Neyse konumuza geri dönelim mi?
Sokrat amcaya geri dönelim: Aile kavramını inceleyecek olursak neler çıkar karşımıza? Aile olmak için alt kriter nedir? Karı koca olmak neyi ifade eder? Her aile gerçekten "aile olma" kavramının içini doldurabiliyor mu? Çocuğunuz olmuyorsa (sağlık, vefat, hastalık, yaş, ekonomik nedenler, yaşam felsefesi ve bireysel tercihler ve entelektüel kaygılar nedeniyle) aile olmayı hak etmiyor musunuz? Çocukları olanlar mı sadece aile gibi musmutlu yaşıyor?
Çevremde ve yakın çevremde çocuğu ol(a)mayan pek çok çift var. Çocuk sahibi olmayı tercih etmeyenler de. Tek veya dostları ile yaşamaktan mutlu olan bireyler de var. Arada birlikte yaşayanlar, evlilik kurumuna olan inancını yitirmiş olanlar da... Özgürlüğünden taviz vermeyenler de... Tekil sosyalleşenler, kendince takılanlar da... Ekonomik sebeplerle evlen(e)meyen pek çok çalışan genç insan da tanıyorum. Bunların hepsi toplumsal gerçeklikler. Siz gözünüzü bunların varlığına kapatınca; puf diye buhar olup ortadan da yok da olmuyorlar... Hepsi duruyor...
Evladını bir bürokrat çocuğunun yol açtığı trafik kazasında, denetimsiz otel yangınında, hastane mafyasının küvezlerinde, maden patlamasında, manyakların keyfi sokak saldırısında, haklı protestolarda kaybeden çocuğu olmayan karı kocalar da birer aile... Müsebbibleri cezalandırmak yerine maĝdurlara yüklenmek "adalet" değil elbette...
Ekonomik olarak, "birileri" yıllardır bir türlü doymadığı için; yoksulluk ve hatta açlık sınırına getirildiği için, doğacak çocuğuna iyi bir eğitim ve kaliteli bir yaşam sunamayacağını düşünüp yeryüzündeki "adaletsizlik ve kalkınmanın" dengeli dağılmadığı ortamlardan artık kendini çekip imtina eden karı kocalar da birer aile... Hem de faydalı birer birey...
Çok istediği halde evlat sahibi olamayanlar ama aile birlikteliğini koruyan ve birbirine kol kanat gerenler de birer aile. Aynı şekilde, evlatları bir sebeple yuvadan uçup giden ve nohut oda bakla sofada ömür geçiren çiftlerde birer aile... Benzer biçimde eşini kaybedip tek kalan evladı ile yaşayan ve de hatta sokaktan edindiği tekir kedisi ve her gün konuştuğu saksı çiçekleriyle yaşayan kişiler de birer aile.
Ya da Socratic Questioning yapıp, tam tersinden gidecek olursak, aynı evde yaşayıp birlikte yaşamayı beceremeyenler, bazen aynı evin içinde ayrı odalarda yaşamını sürdürenler veya sözde aynı evlerde yaşayıp başka evlerde ikinci ve üçüncü aile hayatları olanlar ile, birbirleri ile sadece kağıt üstünde hukuki olarak bağı olanlar, ruhsal ve duygusal birlikteliğini yıllar önce yitirenler mi aile? Çocukları ile kaliteli zaman paylaşmayan ve ailesi için huzurlu bir zaman bile ayırmadan başka mekanlarda aileden ruhen uzak ömür törpüleyenler mi aile? Bunlar mı aile babası?
Veya eşine ve çocuğuna sadece tek tip bir yaşam biçimini zorla dayatan, tek doğru yaşam biçimi benim istediğimdir diyen zorba kişiliklerin şekillendirdiğini minik insan topluluğu mu aile?
Sosyal hizmetler alanında aile kavramı üzerinde akademik çalışmalar yapan (şimdi profesör) yakın bir arkadaşım anlatmıştı. "Baban eve geliyor!" denildiğinde korkudan altını ıslatan çocuklar gördüm diye gözleri yaş içinde... Aile içi fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalan ve ruhi dengesini yitiren çocuklar da analı babalı aile de yetişiyor değil mi? Narin kızın örneğini gördük bu ülkede?
Ben evlilik öncesi anne babalık ehliyeti testi olması gerektiğine inanıyorum. Psikosomatik testler verilmeli evlilik yapmak isteyenlere... Baba travması yaşayan o kadar çok mutsuz kadın tanıdım ki... Baba ve anne sevgisi görmemiş ve kendi öz anne ve babasının gözüne girmek, onları mutlu etmek için kendinden vaz geçmiş - yoğun üstü kapalı psikolojik şiddete bilmeden de olsa maruz kalıp ölselenmiş pek çok "yarım bireyler" gördüm - aile kavramından uzaklaşmış. Kendi evladına hakaret eden - başarı kavramının ne olduğunu bilmeyen çift gibi görünen anne babalar...
O nedenle, kendini bilmez bir takım adamların mikrofon önünde yaptığı cahilce ve aymaz açıklamaları bize ne aile kavramınının çerçevesini anlatır, ne de aynı evde birlikte yaşamanın ne olduğunu. Daha birbirine dayanarak ve itimat ederek huzurlu birlikteliği dahi deneyip öğrenemeden ve bir eş olmayı bile beceremeyen ama toplum önünde bir etiket olarak karı koca olmayı marifet zanneden basit sorumlukları bile almadan kaçıp gidenlerden zaten bir aile olmamalı...
Aile dediğimiz şey kan bağı ile de olmaz bazen... Etrafımızdaki aile ve akrabalara bir de yakın dostlarınıza bu kez bir bakın alıcı göz ile. Ailem demeyi hak eden ne kadar kişi var yakın çevrenizde? Ya da keşke ailem bunlar olsaydı dediğiniz başka insanlar?
Her şey bir yana, tanımı ne olursa olsun mutlu ve huzurku bir aile iyidir. Sağlıklı bireyler ve sağlıklı toplumlar inşaa eder iyi aileler. Hepimizin bildiği meşhur bir tabir vardır Türkçede. Iyi aile terbiyesi almak diye; beş üniversite diplomasına bedeldir o...
Özetle ailem dediğiniz her kim var ise; onlar ile bağı sıcak ve güçlü tutalım. Bu güzel Pazar gününde güzel ve sıcacık olan ailenize sarılın, ben de ailemi, evladımı ve beni ve onu mutlu eden şeyleri çok seviyorum. Onlar ile mutlu olmayı seçin şu anda evde tek bile olsanız...
27 Nisan 2025
Pazar Ankara