Bir Pazar Kahvaltısı
Pazar Yazıları No: 027
Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün. Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.
Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...
Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçıncı kez ev taşırken iyi rüzgar yemişler ve ayazda çarpılıp yıpranmışlardı. Şimdi iyiyiz hepimiz... Dinginleşiyor yüreğimiz... Ben ve sıradan adını ve türlerini bilmediğim saksı çiçeklerim.
Sonra mutat olduğu üzere gayrî ihtiyari telefonuma baktım; dikkat dağınıklığını ve odak kaybını azaltmak için bildirimlerimin neredeyse tamamını kapalı tuttuğum emektar Kore malı Samsung Note serisi telefonuma. Annem ve kardeşimden ve bir iki öğrencim ve yakın dostumdan gelen günaydın mesajlarına kısa cevaplar verdim.
Çok ilginçtir ki annem 80 yaşına doğru gelirken WhatsApp ve Instagram kullanmaya başladı. Minicik klavye ile yazı yazabiliyor olması müthiş aslında. Gramere ve imlaya da dikkat ediyor bu arada... Bana neredeyse her sabah attığı motivasyon mesajlarını tebessüm ile yine tekrar tekrar okudum. Kalbim sıcacık oldu...
Kendime Pazar Yazısı öncesi güzel bir kahvaltı hazırlamak istedim. Oğlum kahvaltı yapmak istemedi ve erkenden okulda olmak istedi. Modern çağın eziyeti hafta sonu dershaneleri, diye geçirdim içimden simdiki gençlere cidden üzülerek. Tek kişilik kahvaltı zamanı yine dedim... Ama şanslı bir adamım dedim hem de çok, kendi kendime... Binlerce kez şükürler olsun...
Elimin altında her malzeme vardı kahvaltı için. Ufak, basit, sade, naif ama rafine mini mutluluklar... Küçücük detaylar ile küresel ve yerel lezzetleri harmanlayan sade bir kahvaltı tabağı yapmak istedim... Kendime ödül...
Önce mahallenin yerel marketinin manav reyonundan aldığım 4 adet salkım domatesten en küçüğünü dilimledim. Simetri istedim galiba. Önce ikiye. Sonra yarımları ikiye sonra onları da ikiye. Yani 2 üssü 3 hareket = 2³ hesaplanması ile 8 parça. Sistemsel olarak 1, 2 ve 4 hareket toplamda 7 bıçak hareketi ile sekiz dilim? İkilik sistemde (binary) gösterimi 1000. Küçük bir zihin antrenmanı sabah sabah...
Sonra, aynı yerden aldığım ve poşette son kalan açık yeşil Çarliston biberini kırmızı saplı ultra keskin meyve bıçağım ile ufak ufak dilimledim. Sanki menemen yapacak gibiydim ama son anda menemen yapmaktan vazgeçtim. .. O yüzden de yarısını bıraktım ertesi günün sabahına...120 yıllık ABD menşeli Monsento şirketi gibi küresel tohum mafyaları geldi aklıma biberin içinden hiç tohum çıkmayınca... Anti emperyalist tarafım işkillendi. Küçüklüğümde köyde amcamın bahçesinde sabah sessizliğinde topladığım biberlerin kokusu geldi aklıma. Üzüldüm... Ama çabuk geçti üzüntüm.
Sonra yine mahalle fırınından sıra bekleyerek aldığım aslında bir İtalyan lezzeti olan Akdeniz esintili zeytinyağlı mini Ciabatta ekmeğini ortadan ikiye kelebek şeklinde açarak, bir Alman markası olan kan kırmızısı metal kaplamalı Fakir tost makineme birinci kademe sıcaklık ayarına alarak koydum. Yavaş ısınması iyidir aradaki Vakfıkebir tereyağı ile ağır ağır ısınsın dedim içimden... Sonra Almanca sloganı geldi aklıma neredeyse senteneriyan (yüz yıllık) Stutgartlı firmanın. Fakir-Hausgeräte. Ev aletleri... Bir an güzelim Almancamı terk edip unuttuğum aklıma geldi ve üzüldüm. Sonra o da geçti... Ich habe Glück. I am lucky... Almanca hocamı çok severdim. Nurlar içinde yatsın.
Sıra yumurtalara geldi. Marketteki reyonda beni ikna eden cingöz tezgahtarın etkisi ile ilk kez 30lu koli yumurta aldım hayatımda. Protein iyidir abi gazına gelerek. İndirimde bugün kaçırma sözlerinin eşliğinde XL bunlar üstelik M fiyatına ... İngilizce sen nelere kadirsin dedim içimden... Mahalle bakkalı bile XL yi biliyor. Extra Large? İri yumurta desene...
Iki yumurta seçip dolaptan rafadan haşlamaya karar verdim. En sevdiğim yumurta pişirme şekli de bu galiba. İngilizlerin soft-boiled dedikleri tarz. Gerçi İngilizler bizim göz yumurta dediğimiz tarzı severler. Sunny-side up dedikleri ya da poached eggs... Poşe de güzel olabilirdi. Bir önceki gün menüde o tarz yumurta vardı. O nedenle mikrodalga fırının sarı digital saatine bakarak kendimce 8 dakika tuttum kafamda...
Ya peynir? Ya zeytin? Çocukluğu Gemlik ve Muğla da geçmiş şanslı bir velet olarak zeytin sevgisi iliklerime kadar işledi. Sadece zeytin ve bir kaç dilim ekmek ile hiç itiraz etmeden haftalar geçirebilirim... Bu arada bence üç zeytin türü çok iyidir. Açık ara bir numara elbetteki Gemlik kuru sele. Kaya tuzu ile marine edilip örgü hasır sepetlerde askıda duracak aylarca... ikincisi Muğla usulü yeşil taş kırma zeytin. Soğuk sıkma zeytinyağı içinde bekletilmeli kekik ve pul biber eşliğinde. Sonuncusu da kahverengi salamura Edremit zeytini. Yunan tarzı Kalamata veya kırmızı biberli turşu zeytin benlik değil maalesef...
Çok entel ve havalı olacak ama bugün kahvaltı menüsūnde Fransız Riviera'sı Nice'te sokak pazarından aldığım soğan ve domates ile sote edilmiş bizim Hatay Halhalı zeytinini andıran minik zeytinlerden vardı. 7-8 adet... Tadımlık... Hepsini İsveç markası IKEA'dan aldığım karemsi küçük tabağa sıkıştırmayı başardım...
Peynir ise elbette koyun keçi ve büyük oranda inek karışımı olan Ezine Peyniri... Beyaz peynir babamdan gelen bir alışkanlık galiba. Her tür peynir denemeye çok açığım aslında ve Türkiye tam bir peynir cenneti. Çecili, otku, küflü, tulum ve elbette güzelim Kars kaşarı. Bu konuda güzel bir kitap vardı peynir üstüne görsel şölen tadında. Tavsiye ederim. "Süt Uyuyunca: Türkiye Peynirleri" YKY Yayınları basmıştı diye hatırlıyorum...
Benim şekerli ürünlerle aram pek yok. Reçel yıllarca yemeyebilirim. Hiç aramam bile. Kapağı hiç açılmamış reçeller var dolapta. Her memleket ziyaretimde annemin çantanın bir yerine gazete kağıdına sarıp gizlice sokuşturduğu. Eski hayat arkadaşlarımın bolca sevdiği tarzda vişneli kayısılı güllü reçeller... Galiba ben en çok naranciye grubu portakal kabuğu reçelini seviyorum. Ama sadece Antalya usulü.
Asıl önemli yere geldik şimdi. Rafine zevklerin en üst kısmı. Kahve. Bu konuda mütevazi olamayacağım. En son Italya'ya gittiğimizde Milano'da bir marketten oldukça ucuz fiyata (Türkiye’nin yarısı hatta üçte birine) satın aldığım yumuşak içimli (sertlik no 4) ve çikolata aromalı turuncu renkte alüminyum kapsül espresso yaptım kendime. Temperli çift cidarlı cam espresso fincanında. İçine bir adet Türk malı kahverengi esmer kesme şeker atarak. Italyan şirketi Nespresso'un ürettiği (Bu arada Made in Ukraine imiş makinem) Essenza 19 bar basınçlı en basit ve en ucuz makineyi kullanıyorum. Keyifle... Üç dört aylık kahve stoğum da var gibi... Misafirlere duyurulur 😉 ...
Sanayi toplumu ağırlıklı bazı kültürlerde kahvaltı en önemli öğün deniyor. Tarım toplumları konuya biraz farklı bakıyor. Anadolu kültüründe sıcak bir tarhana çorbasına doğranmış köy ekmeği ile yapılan bir öğün aslında kahvaltı tarlalarda çapaya gitmeden evvel... Suni fabrikasyon tahıl ve musli karışımı Kellogg's marka samansı gevreğin üstüne dökülen pastörize süt de kahvaltı kategorinde maalesef... Hormon dengelerini alt üst eden şeyler...
Herkese neyi severlerse sofralarında onlardan bol bol olan güzel bir kahvaltı diliyorum. Bir arada yapılan bol sohbetli bol gülücüklü kahvaltılarınız her daim bol olsun...🙏⚘️
Nevfel Baytar
06 Nisan 2025
Pazar Ankara.