Ana içeriğe atla

Zaman Ötesi Aşklar

Zaman Ötesi Aşklar 


Tüm felsefi kavramlar içerisinde beni en çok büyüleyen kavram hep 'zaman' oldu galiba. Onu anlama çabası bile sözcüğün kendi içinde sarmalanmış ve gizli - yani zamanı anlama çabası bile 'zaman' alıyor.  


Stanford Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından ansiklopedik bir yayın olarak kaleme alınmış makalede yer alan 'zaman' kavramını farklı felsefi görüşler ve bakış açıları ile alan uzun didaktik yazıyı okuyordum sabah sabah. Zaman topolojisinden tutunda, fatalizme, oradan eternalizm ve zamanın çok katmanlı boyutluluğuna kadar farklı görüşleri anlatan yazının içeriğini algılamaya ve kavramaya çalışıyordum boşluk oluşan günüm içinde... Sırf akıp giden zamanımı daha verimli ve daha iyi değerlendirmek adına...


Bir taraftan bunu yaparken, diğer taraftan da kulağımda şarkılar çalınıyor özellikle içinde zaman geçen ve bilge şairlerin algısını yansıtan. Diğer tarafta, yeni satın aldığım kitaplarda yer alan zaman ve ötesine dair cümleler uçuşuyor kafamın içinde;  "Zamanın ötesinde zamansızlık vardır" gibi büyük lafları zihnim sindirmeye çalışıyor - demlenmesi ve tadının oturması için bile damla damla akarak süzülüp filtreden geçerken bile belirli bir zamana ihtiyaç duyan sertliği süt ile yumuşatılmış filtre kahvemi yudumlarken. Beynim kafeinin etkisine rağmen zorlanıyor, ben de şarkıya odaklanıyorum:


Sezen Aksu, "Gidiyorum" isimli şarkısının sözlerinde zaman için şöyle diyor: 


Zaman sadece birazcık zaman;

Geçici bu öfke, bu hırs, bu intikam

Acılarımız tarih kadar eski

Nefes alıp vermek misali olağan


Zaman sadece birazcık zaman

Son bulduğu yerde sevgiler bir tek an

Böyle benzer izler etrafında

Alışkanlıklarımız bile sıradan...


Daha öncede, defalarca zaman, takvim ve zaman kavramı ile ilgili deneme türünde yazılar yazdım. Zamanın döngüsel ve çizgisel (cyclical & linear) yapısını algılamaya çalıyorum - zamanının içinden geçip gitmekte olan diğer herkes gibi - ve elbette zamanı da kontrol edemeyen ama onun içinde hemhal olmuş ve zamandan bağımsız yaşayamayan ve ne kadar zamanı kaldığını bile bilmeyen bir fani olarak. 


Kavramsal olarak, muhtemelen de ölümün varlığını ve sonluluk kavramının içine doğmuş olmamız hasebiyle de olsa gerek, kaçınılmaz biçimde - ama bir taraftan da paradoksal biçimde zamanın bir başlangıcı ve bitimi olduğunu var sayıyoruz, tıpkı Abdürrahim Karakoç şiirinde çok sade biçimde denildiği gibi; 


Her nesnenin bir bitimi var ama,

Aşka hudut çizilmiyor, Mihriban...


Biyolojik ölümlülük henüz insan dediğimiz canlı türü ve basit yaşam formunun - özetle bildiğimiz hiç kulun ve hiç bir kimsenin kaçmayı başardığı bir tecrübe türü de değil. Ancak farklı yol ve biçimlerde de olsa zamanın ötesine geçmek mümkün. Bu yöntemlerden birisi de yazmak ve geride yazı, fikir, şarkı, şiir vb eserler bırakmak. Latincede denildiği gibi: "verba volant, scripta manent" yani "söz uçar yazı kalır"... 


Sevgi ve aşk gibi saydam, geçirgen ve soyut kavramları daha anlaşılabilir üç boyutlu materyal dünya algısı içinde kavramsallaştırabilmek adına aşk ve sevgiye dair şiir ve yazılar yazmak aşkınız için bir tür ölümsüzlük kapısı aralamak gibi aslında... Yani zihnin karanlıkta ve bilinmezlik içinde kalan gölgeli yerini ışıklı bir zemine çekme çabası aslında yaptığımız - unutulma ve yok olmanın ötesine geçme girişimi - en basit haliyle aşkı ölümsüzleştirmek için; aşk için, aşkın ötesine ve zamanın "diğer kıyısına geçme çabası" bizimkisi... Beyhude bir çaba da asla değil. 


Biliyoruz ki zamanın bir sahibi var. İşte o zaman gelip de bize ayrılan biyolojik süre tükenmeden ve geçici bedenî emaneti teslim etmeden evvel: zamanın ötesine geçmek ve oradan bu tarafa bakarak sevgiyi ve aşkı zamanın ötesine taşımak arzusu ile sevdiğine zaman üstü ve ötesi bir hediye vermek - en güzeli olabilir... 


Biz fanilerin tek çıkış yolu bu galiba. Leyla ile Mecnun'u, Romeo ve Juliette'i; Lavinia ve Mihriban'ı, Piraye ve  Monna Rosa'yı; Tomris Uyar'ı, Ayten'i ve Fahriye Abla'yı ne ölümsüz yapıyorsa - onu yapmak ve adına şiir, şarkı ve yazılar yazmak yeni ölümsüzler doğurabilir. 


Kimbilir belki de aşk kağıda sığar?  


Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...