Ana içeriğe atla

Kuyumcular ve Ölüm

Kuyumcular ve Ölüm
Size ilginç bir tesadüf öyküsü anlatacağım. Dün başından geçen... Sabırla okursanız sevinirim. Üç ayrı olayın birleştiği bir öykü bu. Tam bir tesadüf öyküsü aslında. Hayata dair ve yüzde yüz gerçek.

Dün oldukça yoğun bir gündü. Sınav kağıtları, beş saatlik yoğun bir ders, ailevi yükümlülükler, toplantı, görüşme, sunum. Aslında 2023 yılı kendi kişisel gelişimim adına aldığım kararlar ve bunları uygulama çabasıyla zaten yoğun başlamıştı. Öyle ki yeni yıla toplantı yaparak girdik desem yalan olmaz. Gece saat 02:00ye kadar sürdü 31 Aralık 2022 -1 Ocak 2023 geçişi. 

Aile içi kardeşler arası yeni yılı verimli geçirme çabası idi dört saat süren toplantımızın konusu: özünde bu yılı en azından - nispeten verimsiz geçen - önceki yıllara göre daha etkin geçirme çabasını idi amaç. Beraberce ortak söz verip karar ve hesap verebilirlik ile perçinleme ve taçlandırma yılı olsun dedik 50li yaşlardaki üç kardeş olarak. Hayırlısı diyelim... Öykünün birinci ayağı bu konuyla ilgili idi.

Bir taraftan bazı planların bazen ne kadar boş ve beyhude olabileceğini gördüm dün akşam üzeri... Çok eski bir tanıdığımın sık sık kaderci bakış açısıyla tekrar edip durduğu tabiri ile söylemek gerekirse; bazı şeyler de maalesef kader kısmet işi. Yaşlı ve bilge tanıdığımın lafı şuydu: "Kul kurar, Allah gülermiş" idi söz. Yani insanoğlu kafasında planlar kurar, Tanrı da insanoğlunun yaptığı bu planlara yukarıdan bakıp gülermiş. Ben müdahale edene kadar yaptığınız tüm planlarınız eğlencelik boş birer çerez tanesi dercesine... Ama inanıyorum ki bilinçli bir dirayet ve sistemlilik ve de en önemlisi kafa yapısının değişmesi kararların işlerliğinde çok büyük roller oynuyor... 

Hikâyenin ikinci ayağı da şurada başladı: soğuk bir Ankara akşamı; "oğlunu ders çıkışı okuldan almaya çalışan sorumlu bir baba olarak", iş çıkışında kulağımda çok önemli bir kişisel gelişim kitabı Storytell'den kulağıma okunurken, mutat olduğu üzere Anafartalar Caddesi üzerinden eve yürüyordum. Eski Ankara'yı bilenler bilir; o cadde üzerinde onlarca kuyumcu vardır. Estetik olarak inanılmaz çirkin; tonlarca işlenmiş ve ziynet haline dönüştürülmüş vitrinlerdeki kilolarca altın takının cadde boyunca sergilendiği camekanlara göz ucuyla bakarken. 

Tam o sırada kulağıma okunan sesli kitapta; ABD bankacılık sistemindeki US Dolarına ($) karşılık gösterilen altın reservlerinin  aslında tamamen karşılıksız olduğunu anlatıyordu finans uzmanı (gümüş imiş karşılık!!!!)... Koskoca ABD Bankacılık ve Finans Sisteminin aslında içi bomboş kof bir bir ağaç kovuğu gibi küflü selülozden müteşekkil olduğunu duyuyordum. Yaratılmış koskoca bir yalan idi finans denen şey...

Sonra tekrar yüzlerce ayrı takıya takıldı gözlerim hızlı hızlı yürürken. Bir taraftan da, yapılan son devasa memur zammından sonra; çok da büyük bir kıyak geçilerek yapılan son kez oy toplama taltifi ile %25 den %30 a yükseltilen zam oranı ile sevinçle taklalar atarak hiç ilgimi çekmeyen ve zaten de alamayacağım altın dolu vitrinlerin önünden aritmik parandeler atıp ilerlerken, ülkenin yeni girilen kutsal yılda, yani "Cumhuriyetin Muhteşem Yüzüncü Yılında", ülke halkın  %80inin açlık sınırında; % 15inin yoksulluk sınırında ve geri kalan % 5inin de zengin olduğu Yeni Türkiye'deki kişisel varlığımı benliğimi ve finansal güç ve insani yaşam kalitesi varlığımı da sorguluyordum; sesli kitapta anlatılan ev araba, dolar ve altın gibi pasif mal varlığı (passive assets) kavramının geçersizliğini kavramaya çalışırken...

Tam o anda iki şey oldu. 

İlki bir inkişaf idi. Aydınlanma yani... Kuyumcu vitrindeki altınların en az yüzde 98inin kadınlara yönelik takı ve ziynet eşyaları olduğunu fark ettim ilk kez üstelik de 53 yaşında. Evet doğru; bunca yıldır vitrinlere bakan ama bir türlü görmeyen birisi olarak. Binlerce yüzük, alyans, tektaş yüzük, pırlanta, elmas, kolye, küpe, bile(n)zik, bileklik, zincir vb takının belki de sadece bir kaçı erkeklere hitap ediyordu. Gerisinin erkek dünyası ile hiç bir ilgisi yoktu. Koskoca ziynet imparatorluğu neredeyse sadece kadınları hedef almıştı: 

Üstelik bu estetik düşmanı takıları geri satmaya kalktığınızda ise sadece kuyumcuyu zengin ettiğiniz ilkel bir takas (barter) yöntemi uygulanıyordu mecburen - üstüne bir de biz saftirik Marslı erkeklerin cazibeli ve Venüslü kadınları memnun etmek için harcadığı beyhude çaba da işin cabası... Evet, kadın yaratılışı gereği parlak ve gösterişli şeyleri takmayı ve bir de göstere göstere bunu sergilemeyi seviyor dedim içimden - evde elektronik çöplüğe dönen dolaplarında bir sürü ayakkabısı, çantası, kol saati, elektronik saati ve tableti ve laptopu olan hem müsrif hem de müflis Marslı açlık sınırında değil ama yoksulluk sınırındaki o fakir ama onurlu arabesk bir erkek olarak...

O sırada telefonum çaldı. 

Bilmediğim bir numaradan özür dileyerek beş dakika önce biten dersteki sınıftan bir öğrencim başka bir sınıf arkadaşı adına beni arıyordu, korkak ve ürkek bir ses tonuyla. Çok sevdiğim ve bir önceki gün sözlü sunum dersinde 25 kişilik grupta tek tam puan verdiğim başka bir öğrencim adına beni rahatsız ettiğini söylüyordu - hem ürkek hem de çok tedirgin bir ses tonuyla. Ben altınlarla dolu vitrinlerin önünde finans ile ilgili ders dinlerken ve kendi öz oğluma yetişmeye çalışırken; evin tek çocuğu olduğunu bildiğim annesi ve babası öğretmen olan o naif ve güleç erkek öğrencimin babası vefat etmişti. Devamsızlık konusunda çok sert olduğumu bildikleri için ürkerek durumu zor bela anlatmak istiyordu diğer öğrencim. Sanki bunun artık bir önemi varmış gibi... 

Elbette çok üzücü ve yürek dağlayan yıkıcı bir kötü haberdi duyduğum... Artık ne altın, ne emtia fiyatları, ne ders, ne eğitim, ne ABDnin kurguladığı sahte finansal küresel sistemin; ne de altınlara takılan değerli taşlarla dolu maden reservlerinin bir değeri vardı... Tüm bunlardan bağımsız ayrı bir dünyada bu öğrenciyi yepyeni bir hayat bekliyordu artık. Bambaşka bir yol, bambaşka bir çizgi vardı artık onun önünde. Farklı bir omuz olacaktı artık cılız omuzları bambaşka yükler taşıdığı... Bilge ve yaşlı tanıdık maalesef yine haklı çıkmıştı. İşte tam da böyle bir şeydi hayat dediğimiz bu anlamsız görünen bu koşuşturmaca (rat race) dediğimiz anlamsız gaile...  

Ama ne olursa olsun her şeye rağmen hayat bir mücadele. Ve hayat başımıza gelenlere karşı tutunduğumuz tavırların bir bütünü aslında... Teslim olup bırakmak ile silkinip ayağa kalkmak birer karar... Ve hayat özünde direnmek ve filizlenmek. Ve hayat kahverengi topraktan taze yeşil bir sürgün gibi güneşe ve aydınlığa doğru yönelmek. Her daim dik bir omurga ile onur ve metanet ile ilerlemek... 

Güzel şeyler olsun herkesin hayatında...

Umarım...

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...