Ana içeriğe atla

Raison d'etre

Raison d'etre 


Fransızca bir isim tamlaması olan "raison d'être" ("re'zön de etr") şeklinde telaffuz ediliyormuş ve bu arada İngilizce'de 34 ayrı biçimde de telaffuz edilip, söylenebiliyormuş! 🙄. 


İngilizce çevirisi için ise "reason for being", "reason for existence" veya "justification for existence" kullanılmış.  Yani "varlık sebebi", "yaşama nedeni" denebilir. Kısaca, bilme ve sorgulama ile ilişkili olduğu için de felsefenin bir alt kolu olan epistomolojinin kapsam alanına giriyor... 


Çok ağır felsefi ve edebi yorumlara girmeden ve de Kant ve Heiddeger gibi filozofların bahsettiği insanı ve zamanı anlamaya dair "ubermensch" (üstün insan) ve "dassain" gibi kavramları da es geçerek, yine aynı şekilde, Viktor Frankl tarzı "logoterapi" yaklaşımlarını ve de Seneca usulü stoacı dünya görüşünü de bir yana koyarak, daha insanî ve daha kişiye ve kendime özel - daha basit ve çok daha sade bir görüş üzerinde durmak istiyorum - hem de dört gün sonra (yani 12 Aralık'ta) yeryüzündeki sınırlı hayatından yeni bir yaş düşecek ve tecrübe hanesine yeni bir yıl daha eklenecek bir fani olarak... 


Hayatı anlamlandırmak çok kolay bir şey değil açıkçası. Belki büyük bir kısmımız yaşadığımızın tam olarak farkında bile değiliz, ne dersiniz? Victor Hugo, "Hekes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz", demiş. Çoğu zaman yeryüzündeki fiziksel varlığımızı idame ettirmeye "yaşamak" diyoruz, ta ki ölüm gibi kaçınılmaz bir son olan gerçeklik kapımızı çalana veya hastalık ve yaşlılık koşullarımızı ve yaşam kalitemizi zorlayana kadar anlamlı biçimde yaşıyor olduğunuzu pek fark da edemiyoruz...


Yıllar yıllar önce, (2013'de) İrlanda Dublin'e gittiğimde, "yaşadığı evini" de görme şansı bulduğum ve yazılarını çok sevdiğim ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde'ın da dediği gibi: "Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur!" Hayatı bu şekilde gördüğünüzde ve yeniden yorumlamak istediğinizde - hayatın anlamsızlığını en derinden hissetmek acı da vermiyor değil bir yandan... Bunu yani insan olarak acı duymayı hissetmek de çok insana dair bir haslet - Dostoyevski'nin de söylediği gibi...


Kimimiz hayatımızı anlamlandırmak adına bir şeylere çok sıkı tutunuyor ve de tutkuyla onlara yapışıyor ve delicesine sarılıyoruz: bunlar içinde aile, eş, evlat, iş,  görev, sevgili, yemek, aşk, din, inanç, cinsellik, tanrı, iyilik, arkadaş, ahiret korkusu, mal-mülk, sağlık, karnal zevkler, mevki, Allah, ev, araba, seyahat, hobi, para, cemiyet, sosyal statü, kardeş, lüks harcamalar, tarikat, yaşanan fiziksel çevre, vb pek çok - ama pek şey yer alabilir ve sizin için bunlar ziyadesiyle değerli olabilir. Hayatınız bunlardan biri ya da bir kaçı etrafında dönüyor da olabilir. 


Örneğin, son dönemlerde, sizin dünyanızın merkezinde "aşk" olabilir. Sevgilinizin (veya hayat arkadaşınızın, ruh eşinizin) bir gülümsemesi dünyanızı ışıl ışıl aydınlatırken, o sevgi(li)den uzak kalmak da; size hayatın tüm anlam ve tadını kaybettirebilir ve yaşamın çok boş ve beyhude bir biyolojik süreç olduğunu düşünebilirsiniz. Aşkın gücünü inkar etmek mümkün değil zira...


Ya da tüm dünyanızı işiniz ve mesleki / kariyer gelişiminiz üzerine kurgular, mutluluklarınızı da daha çok iş hayatınızdaki başarılarınıza endekslersiniz. Ve ya tüm mutluluğunuz inanç esaslı kodlanıp ibadet etme ve dua üzerine inşaa edilmiş bile olabilir. İç huzuru inzivaya çekilerek yakalayacağınıza da inanabilirsiniz. Ellerinizi açıp yaradandan bir şeyler niyaz ederek ruhunuzu huzura kavuşturup kendinizi dinlendirmeyi de elbette seçebilirsiniz. Bizleri biz yapan aslında seçimlerimiz. Gerisi teferruat aslında... 


Seçiminiz - metafizik veya materyalist odaklı - fark etmez, ne olursa olsun, hayatın anlamı ve mutluluk gibi yüceltilmiş kavramlar daha ziyade kişinin kendisi ile barışık olma haliyle daha çok ilintilidir. Yani özünde kendi varlığından mütmain olan, kendisine karşı bir garezi olmayan bir insanı yıkmanız ve mutsuz etmeniz pek mümkün olamaz. Su gibi o da yolunu bulacak ve hayat akmaya devam edecektir. 


Gördüğüm şey şu hayata dair: insan acı çekiyorsa bunun nedeni acı çekmeyi istemesi ve bunda ısrarcı olmayı tercih etmesiyle ilgili bir durum. Özünde mutluluk bir tercih meselesidir - tıpkı mutsuzluğun da bir tercih konusu olması gibi... 


Söylediğim şey zor ve çok afakî görünebilir başta, ancak insanoğlu inanılmaz derecede güçlü bir varlık - pek çok şeyi zihinsel düzlemde değiştirmeye de fazlasıyla muktedir. İnsanın kendini küllerinden yaratması da mümkün - yeter ki küllerin arasında bir kor olduğunu ve onun tekrar alazlanabileceğini ve yeniden alev alev tutuşmasının mümkün olabileceğini kabullensin ve hayatını bu bilinç ve tutum ile yeniden şekillendirebilsin... 


Mesele neyi tercih etmeyi seçtiğimiz ile ilgili... Hayatı basite indirgemek zihin sağlığı açısından her zaman daha sağlıklı... Mutsuzlukların, kırgınlıkların, küslüklerin uzun sürmemesi için affedici tarafta olmak - emin olun başınızı yatağa koyduğunuzda, çok ama çok daha mutlu uyumanız için bile yeterli basit bir sebep...


Hülasa, iyi olduğunu düşündüğünüz ve size iyi gelen şeyleri ve kişileri daha yoğun ve daha sık tutun günlük hayat akış ve rutininiz içinde - siz de göreceksiniz daha mütesebbim bir hayat sürecek ve kalbiniz artık daha az yorulacak. 


Hepimiz güzel şeyleri tutmaya çalışalım hayatımızda...





Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...