Ana içeriğe atla

Kendini Asgari Ücretin 2 TLsi Gibi Hissetmek

Kendini Asgari Ücretin 2 TLsi Gibi Hissetmek


Siyaset ve ekonomi ile ilgili yazı yazmamaya söz vermiştim kendime. Daha önce yine kendimi tutamayıp, Big Mac endeksinin Türkiye izdüşümü olan etsiz çiğ köfte fiyatları ve enflasyon ve neo-klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşımın güzide mimarı ve pek sevimli ve komik ve aynı zamanda eski ekonomi bakanı Sayın Mr Nebati ile ilgili bir iki yazı yazmıştım...


Dün (27.12.2023) itibariyle, yeni asgari ücret açıklanmış. 2024 yılında geçerli olacak asgari ücreti belirlemeye yönelik akademik ve pek istatistiksel çalışmalar tamamlanmış üstelik. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, 1 Ocak 2024 tarihinden itibaren asgari ücretin 17 bin 2 TL olacağını açıklamış. Rakam ve yazı ile ifade edecek olursak, tamı tamına 17.000 + iki lira... 


Rivayetlere bakılacak olursa bu artış sonrası bir yıl boyunca başka zam olmadan geçerli olacakmış bu ücretlendirme. Üstelik de %49 artışla bu rakama ulaşılmış durumda. Yüzde elli gibi yarı yarıya denilebilecek çok ciddi oransal bir artış söz konusu... Allah asgari ücretli çalışan tüm vatandaşlarımıza yeni artışı hayırlı etsin diyorum bu ülke vatandaşı bir birey olarak... 


Ankara'da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 14.025 TL'ye yükselmiş. Dikkat ederseniz bu tutara, barınma (kira), ısınma (doğal gaz), elektrik, su, içme suyu, toplu ulaşım (otobüs ve metro biletleri) giyim (örtünme ihtiyacı) ve iletişim gibi (telefon) diğer olağan ve olası ihtiyaçlar dahil değil (okul, okul kıyafeti, ayakkabı, eğitim, kırtasiye, vb). 


Dikkat ettiyseniz Maslow'un İhtiyaçlar Piramidinin en alt basamağındaki temel ihtiyaçlardan bahsediyoruz sadece... Sinema, tiyatro, internet, kafe, vb gibi gençlerin doğal gereksinimlerini - kitap satın alma, kendini geliştirmek için kurslara katılma gibi lüzumsuz İhtiyaçları zaten tamamen göz ardı etmek durumundayız mazallah. 


Yaşadığımıza bile şükretmek gerekiyor zannederim; zira "yoksullluk sınırı 45.686,81 TL'ye yükselmiş durumda. Bu ülkenin başkentinde, büyük şehirde yaşayan bir beyaz yakalı - akademisyen olarak - ben de bu sınırın neredeyse yüzde otuz altında bir ücretle taltif edilmiş ve bu değer ile kutsanmış durumdayım... Tabiri caiz ise yaşayıp gidiyorum - Allah hepimize sağlık versin, ülkeye devlet dirliği ve düzeni versin. Bu ezanlar susmayacak, bayrak inmeyecek ve bu millet diz çökmeyecek - biiznillah. Bunlar her Türk vatandaşının yapması gereken normal birlik ve dirlik mesajları ve temennileri elbette. Yadsınamaz hiç biri. Neyse konumuza geri dönelim biz:


Ben de hemen hepiniz gibi oradaki iki liraya (2 TL)  takıldım. 17.000 TL yi anladım.  17 adet 1000 TL demek. Yani 85 adet 200 TL lik banknot ve üstüne de iki adet demir metal birer lira (coin ya da change İngilizcesi). Başka bir ifade ile 17den sonra iki sıfır var sonra da beşinci basamak iki rakamından oluşuyor.  Ama sonrasında kuruş hesaplanması yok. 17.002,48 de olabilir di daha dikkatli bir hesaplama yapılsa idi... Artık idare edeceğiz...O kadar küsüratta  da gözümüz de yok yani... 


Bu hesaplama içinde eminim onlarca parametre vardır.  Oradaki 2 TL çok önemli çünküm. Eski tabirle "sakız parası". Gerçi geçen gün bir büfeden bir paket nane aromalı paket sakız aldım, 45 TL verdim. Farkındayım evet - kazıklandım. Sakızın adedi bile 3 Lira 21 kuruşa geliyor.  Yani iki lira sakız parası bile değil... Su parası desem o da değil... Tuvalet parası hiç değil... 577 $ 32 cent ediyor asgari ücret bugünkü kur ile... 387.16 dolardan bu seviyeye fırlamış durumda...


İşin en ilginç tarafı da bu ücreti veren devlet değil.  Belirleyen taraf devlet. Bu parayı verecek olan kesim işverenler.  Yani bu anlamda yük aslında zaten inanılmaz vergiler veren ve bu vergi cenderesinin altında artık üretim yapmaktansa yapmamayı tercih eden işverenin cebinden çıkması gerekiyor. Konu devlet memuruna veya emekliye yapılan zam değil burada konuyu karıştırmamak lazım... Daha da önemlisi teknik olarak bu artışların hiç birisi zam olarak da adlandırılamaz teknik tabiri ile. Bu artışlar enflasyon karşında yapılan düzenlemeler (yani inflation adjustment bunun adı "pay rise" değil kesinlikle!). 


Özetle yeni artışın yeni yılda bir şeylere deva olmasını bazı minik yaraları sarmasını diliyorum muhatapları adına... Kendi adıma da benzer oransal artışın akademik camiaya da yapılması gerektiğini söylemek gerekiyor... Yoksa ülkede ara eleman yoksunluğu gibi beyaz yakalı yoksunluğu ve yoksulluğu baş gösterebilir... 


İyi bir yıl olması dilek ve temennilerim ile... 








Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...