Ana içeriğe atla

Aşk'ta Mütekabiliyet

Aşkta Mütekabiliyet 

Mütekabiliyet, eski bir sözcük. Türkçesi "karşılıklılık'. Kavramın İngilizcesi ise "reciprocity'. Bu terim aslında uluslararası hukuk jargonuna ait. 

Bu tabir hukukta daha ziyade "mütekabiliyet esası" olarak kullanılıyor, yani yeni nesil Z jenarasyonu dili ile ifade etmek gerekirse 'karşılıklılık prensibi' demek. 
Bu kavram teknik olarak bir ülkenin başka bir ülke vatandaşlarına tanıdığı hakların, o ülke tarafından da kendi vatandaşlarına tanınmasını ifade eder. 

Sosyal psikolojide ise bir başkasının bizim için yaptıklarını geri ödememizi gerektiren toplumsal bir beklentiyi ifade etmekte.

Konu Aşk'a gelince, mütekabiliyetin en çok işlediği alanın ilişkiler ve ilişkilerde karşılıklı denge anlamına geldiğini düşünüyorum. Özellikle, alma ve verme dengesi. 

Aşk özünde işteşli bir sözcük aslında. Yani fiil çatısı kategorisi olarak, sonuna -iş / -üş gibi ekler alan fiiller: gülüşmek, öpüşmek, koklaşmak, sevişmek gibi... Dilbilimsel olarak; konuşmak, yazışmak ile didişmek ve dövüşmek gibi fiiller de bu kategoride yer alıyor. Kapiş?

Teorik olarak, ben aşk sözcüğünün (her ne kadar bir fiil olmasa da) işteşli bir eylem olduğunu düşünüyorum. Birine aşık olmak ve diğer kişinin de (inşallah 😉) size aşık olması durumu. Kişinin kendine tek taraflı ve karşılıksız ve katışıksız aşkı diyebileceğimiz narsizm ise sadece yıpratıcı bir süreçten ibaret... Burada aşk yok. Maalesef bu patetik (acınası) bir durum. Ruh sağlığınız için hiç bir sorunu kendinden görmeyen narsistlerden kaçarak uzaklaşın...

Bazı ilişkilerde aslında bir taraf (yani kendinden veren ve fedakar olan taraf oluyor bu elbette!) fark etmese de ilişki (bkz; işteşli bir eylem) tek taraflı ilerlemekte. Geçen hafta yazdığım yazıda aşk zannedilen "limerans" diye bir marazlı tutku durumundan bahsetmiştim. Orada da bu durum var aslında. 

Yani bir şekilde az seven, ilişkide kendini geri çeken, narsist kişilik bozukluğu olan, karşı tarafın sevgi ve saygısını garanti cepte görüp kendisini de asla vaz geçilmeyen kabul edip karşı tarafın bu verici ve fedakar tavrını ikili ilişkide suistimal edenler açısından gerçekte bir aşk falan yok. Ta ki diğer taraf kendi değerini fark etmeye ve uyanmaya başlayana kadar...

Aşk'ta mütekabiliyet ise sevgiye sevgi; saygıya saygı ile karşılık verebilmekten geçiyor. Onun için geçerli olanlar sizin için de geçerli olmalı. Aşkın hukuku bunu gerektiriyor, değil mi? Siz ona koşuyor iseniz, doğal olarak onun da size koşuyor olması beklenmeli, kaçıyor ve kaçınmalı bağlanıyor değil. 

Siz onun için fedakarlıklar yapıp kendinizden parça parça ufalanır iken, karşı tarafın o kırık parçalardan kendi zaaflarına yama yapmak yerine, sizden kopanları tamir etmeye çaba göstermesi gerekir. İşteşli bir eylem olan Aşk tam olarak bunu gerektirir...

Tavsiye kısmına gelince, tek taraflı ve hep kendinden verilen, kendinden vaz geçilen ilişkiler sağlıklı değildir. Bunun psikolojideki izdüşümü "self-sabotage" denen marazlı durumdur; yani insanın göz göre göre kendini ve ruhunu başkasının iyiliği ve umursamazlığına kurban etmesi ve kendini yiyip bitirmesi ve ruhunu başkalarının mutluluğuna rendeletmesi... 

Lütfen kendi değerinizi önce siz bilin, sizden bir tane daha yok (Bkz; Hande Yener)... Siz ruhen iyi oldukça çevreniz de mutlu olacak; bireysel mutluluğunuz da kendinizi ve bedeninizi sevmeniz de artacak, enerjiniz de yükselecek. Değmeyen şeylere kendinizi harcatmayın...  

Aşkta mütekabiliyet esasını karşı taraf için de uygulayın. Olmuyorsa da dünyanın sonu değildir anlaşmayı iptal eder, kendi yolunuza ve kendi mutluluğunuza odaklanırsınız.

Mutlu pazarlar...
3 Ağustos 2025
Karaburun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...