Ana içeriğe atla

Küçük İnsanın Büyük Dertleri Üzerine

Pazar Yazıları No:016


Küçük İnsanın Büyük Dertleri Üzerine 


İnsanoğlu çok ilginç bir mahluk. Zannederim (bildiğimiz görülebilir evren sınırları dahilinde) insan dediğimiz bu yaşam formu yeryüzü dediğimiz bu mavi gezegendeki en zeki (en akıllı diyemiyorum) varlık gibi görünüyor.  Şimdilik...


Dün izlediğim bir videoda Yapay Zeka (AI - Artificial Intelligence) kuramının arkasındaki Nobel ödüllü İngiliz fizikçi Geoffrey Hinton ile yapılan mülakat beni çok ama çok derinden sarstı... 


Artık yapay zekanın insandan daha zeki bir form olduğu kabül edilen bir gerçek olmak üzere. Tüm bilgisayarların fişini çekmediğimiz müddetçe durum bu. Zeka? (Bilgiyi işleme kapasitesi mi?) ve soruları cevaplama konusunda net bir biçimde ikinciliğe düşmüş durumdayız. Yani kendi elimizle yarattığımız bir canavarı giderek daha da akıllı ve bilgili ve bilge (wise) hale getiriyoruz. Zira bu makineler artık sorulan soruları analiz ve sonrasında sentezleyerek en olası optimum cevabı verebiliyor. 


Kuantum bilgisayarların inanılmaz hız ve veri işleme kapasitesi sayesinde sorduğunuz soru ile ilgili binlerce kitabı ve yüz binlerce sayfayı ve milyonlarla kelimeyi bir kaç saniye içerisinde tarayıp, analiz edip, sentezleyip sorduğunuz soru yönlendirmesiyle (prompt writing) size çok akıllıca ve makul cevaplar üretebilir halde. Bu son farklılık sayesinde Google ve Yandex gibi arama motorlarının bir üst ligine çıkmış oluyor ve elbette artık Turing Testi denen testi de çoktan geçmiş ve yeteneği resmen onaylanmış durumda. 


Ama tüm bu özellikler hala yapay zekayı "insan" gibi bir varlık olma noktasına üç temel sebep nedeniyle (şimdilik ve henüz) getirebilmiş değil. 


Birincisi yapay zeka hala bir birey değil. Bir sürü cihazın bir server marifetiyle bir araya getirilmiş algoritmasının bütünleşik haliyle şimdilik bir mekanik mimari görünümünde. Elon Musk ve Bill Gates 30-40 milyar dolar daha yatırım yapmak durumunda bir üst aşama için 😉. Yani Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'un dediği gibi; şu an taklit aşamasında.  Yazarken Charles Dickens tarzı yaz denilince öyle yazıyor ya da Dall-e veya Midjourney'de yaptığı gibi Van Gogh tarzı çizebiliyor şimdilik. Henüz kimlik sorunu var. (Entity ama individual değil yani...)


İkinci durum; yapay zeka henüz sosyal bir form değil.  Toplum olma, medeniyet kurma ve sınıfsal bilinç ve sosyo-demografik bir sistem kurmaktan uzakta. Isaac Asimov romanlarında  gördüğümüz distopik gelecek henüz gelişemedi. Robotların arasında bir toplumsal örgütlenme henüz yok. Homo Sapiens ve Nexus'un müellefi Harari'nin tespitlerinde olduğu gibi daha akıllı cihazlar; daha az akıllı cihazlara bir hayat görüşü,  yaşam tarzı ve din benzeri yapıları dikte etmekten şimdilik uzak. Cennete gideceğine ve şehit olacağına inanan robotlar henüz yok...


Üçüncü ve en önemlisi de zannederim bir "bilinç" sahibi olmaktan geçiyor. Bu husus hattızatında insanı diğer mahlukattan ayıran temel kırılma noktası. Özgür irade, bilinçli ve kasıtlı eylem, çıkarcılık, kendini müstağni görme, kötülüğü tercih edebilme selahiyeti ve ehliyeti vs bağlamında "insan", tüm diğer varlıklara göre fersah fersah ileride. Ki bu nedenle savaşlar, katliamlar yapılıyor, küslükler, nefret ve tiksinme gibi kötücül insanî duygular oluşuyor. Ya da tam tersine yardımseverlik minvalinde altrustik ve iyi duygular...  


Yeryüzü bu rotada ilerlerken, insanoğlu başını kaldırıp gökyüzüne bakma ve birazda tefekkür edebilme melekesini kullanabilse, acziyetini tüm çıplaklığıyla müşahede edebilecek duruma gelecektir zannımca.  


Kainatta var olan milyarlarca güneş sistemi ve onların etrafında yörüngelerde dolaşan sayısız gezegen - galaksiler, nebulalar, karadelikler dikkate alındığında - insanın bir toz zerresinden bile daha önemsiz ve küçük olduğunu bir nebze de olsa idrak etmeye başlarız. En basit haliyle, dünyanın yörüngesinden bir iki derece sapması, güneşin ısısının sadece beş altı derece artması bile dünyayı kasıp kavurmaya ve kıyameti davet etmeye yetecek kadar minik artışlar. Tanrı için kolay bizim için biçare olduğumuz durumlar. 


Hayat içindeki koşuşturmaca ve sürekli bir şeyleri daha öteye taşıma çabamız ve kendimizi koca evrenin tek sahibi ve en yücesi ve en seçilmiş üstün varlığı olarak görmemiz nedeniyle olsa gerek, dertlerimizin ardı arkası kesilmiyor bir türlü. 


Doymak bilmez bir tamah, uçsuz bucaksız bir tatminsizlik haliyle ortalarda böbürlenerek gezen gafil insanoğlu bu müstağni haliyle o kadar kendinden uzaklaşıp, kendi türlerini ve hemcinslerini o kadar ötelemiş ve hakîr gören bir hale gelmiş durumda ki, kendi acziyetinin farkına bile varamıyor bu körlük içinde.  


Gündelik hayatımızdaki dertlerin ve sorun haline getirdiğimiz şeylerin ne kadar küçük olduğunu her şeyi kırıp döküp onarılması veya ancak geri dönülmesi zor bir noktada getirdiğimiz de fark etmemiz bile aslında ne kadar basit ve sıradan varlıklar olduğumuzu gösterip yüzümüze çarpmıyor mu?


Bir taraftan teknolojiyi yüceltip, somut ve empirik bilgiyi tanrılaştırıp; kendimize ileride alt türümüz olacak el ve insan yapımı yeni rakipler; yeni insanımsı android türler üretmeye uğraşırken, yani başka bir ifadeyle neo-tanrıcılık rolüne soyunup, kendimize yeni kullar yaratmaya uğraşırken, diğer taraftan da insan olmanın en güzel hasletlerini göz ardı ederek kendi doğamıza ihanet etmekle meşgulüz. 


Duyguları ve iradesi ve bilinci (?) olan bir canlı olarak insan - bazen aşırıya kaçarak sosyolojik bir varlık olarak; yeryüzünün tek hakimi ve yöneticisi kisvesi ile dünyayı imar etmek yerine yeryüzünde bozgunculuğa ve ifrata kaçarken, bireysel düzlemde de kırıcı ve yıkıcı davranarak çok acımasız ve zalim olabiliyor etrafındaki insanlara karşı - çok basit ve sıradan ve sudan sebeplerle...


Hûlasa, insan karmaşık bir canlı. Paradoksal olarak da aslında bir o kadar da basit ve sıradan. Galiba bazen beden dediğimiz bu elbiseden biraz sıyrılıp,  bir bulutun üstüne oturup aşağıya doğru bakıp - aşağıda avere avere kibirle dolaşan kendi cüssemize bir bakıp gülümsememiz gerekiyor, "ne yapıyorum ben ya hu?, bu neyin kavgası?" diyerek...


21. Yüzyılın ikinci çeyreğine girmeye hazırlandığımız bu günlerde - ihtiyacımız biraz itidal galiba... İtidal... 


Not: Bu yazıda yapay zekadan ve internet arama motorlarından faydalanılmamıştır. Henüz insan yapımı yani 😉...


Güzel bir hafta olsun...


15 Aralık 2024 Pazar

Ankara

Nevfel Baytar. 

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...