Yorgun Meritokrat
Anti-demokrat bir seçmen olarak, kendimi bildim bileli demokrasi - özellikle de temsili demokrasinin nasıl işlediğini bir türlü anlayamadım. Muhtemelen parayı, ekonomiyi, enflasyonu, bankacılığı ve finansı hiç anlamadığım gibi bu yönetim sistemini de çözemedim ve zannederim yaklaşık 7-8 yaşından beri bu durumdayım 🤪. Daha akıllı insanlara bıraktım bu işleri anlama işlerini...
Ama aklım başımda iken ilk "demokratik" seçimi 12 Eylül 1980 darbesi sonrası kurulan post-Kenan Evren döneminde gördüm. Calp, Sunalp ve Özal isimli üç adaydan birini yani üçün birini seçmemiz gerekiyordu ülke olarak - çünkü sunulan sadece üç aday vardı. Askerî vesayet istemeyen her Türk seçmeni gibi seçmeler sunulan o üçlüden birini seçti o dönemde. Güzel ve basit yıllardı. 6lı masa, 7li ittifak 8li gruplar ve zarfa asla sığmayan çarşaf gibi seçmen kağıtları falan da yoktu biz küçükken. Üçün birini seçiyorduk ve musmutlu yaşıyorduk.
Ama onun öncesinde roman ve şiir yazan ve tiki olan edebiyatçı roman-tik bir Karaoğlan ve klası ile 6 kez gidip 7 kez gelen ve "baba" denilen klas.sik bir lider vardı: seçim bitince; "dün dündür bugün bugündür" veya "demişsem demişimdir" diyen... Felsefe - mantık derslerindeki 'totoloji' kavramının bizzat canlı örneği idi Demirel. Biz küçükken demokrasiyi onlarla tanıdık. Hep onları seçti büyüklerimiz. Erbakan ve Türkeş vardı onların dönemdaşı. O dönemde "babayı" bizzat tanıdı ve gördü milyonlarca seçmen...
Ama ben yine de bir türlü demokrat birisi olamadım - çok uzun süre zaten hiç oy kullanmadım (gerçek bilgi). Dedim niye biz sıradan insanlar olarak sisteme yönetelim ki? Ne gerek vardı? Bunca zeki adam varken? Ben daha çarpım tablosunu ezberlememiş iken? Ne olur ne olmaz belki tek oyum ile ülkenin gidişatını değiştirip ülkenin geleceğine engel olurum korkusu ile hiç sandığa gitmedim yıllar boyunca. Pazar günü uyumak ve yumurtaya ekmek banmak çok daha keyifliydi.
Aynı zamanda bir erkek olarak da hep anti-demokrat idim ve evde hep son sözü ben söyledim. Evliyken bile son kararı hep ben verdim ve son cümleyi de hep ben söyledim evin "erkeği" olarak ve "tabi karıcığım, elbette" diyerek gücün "bende" olduğunu hep gösterdim 🫣... Böyle oldu hep...😉 Çok inandırıcı gelmedi sanki? 😏
Evdeki anti-demokrat çizgimi dışarıda da hep korudum. Yöneticilik yaparken de dedim yöneticiliği sizden öğrenecek değilim. Hiç tecrübem yok ama olsun du. Zaten böyle bir şey arayan da yoktu. "Yaz kızım kararımı!", deyip kararları kadın meslektaşlarıma hiç sormadan yazdırdım. Ne de olsa kadın kısmısı anlamaz bu işlerden🫢... Çok rahat oluyordu...Erkek dediğin masaya elini vuracaktı. Musmutlu idik demokrasi - akıl sorma danışma gibi işler yokken...
Ama yine de sistemi anlamak istedim ve ergen yaşlarda dilsel olarak demokrasinin ne anlamına geldiğine bi bakayım dedim. Kelimenin kökenine bakınca Yunanca dēmos ve -kratia kelimelerinden türemiş olduğunu gördüm. Maalesef bunun bile dış güçlerin bir oyunu olduğunu anladım lise sonda öğrenci iken...
Üstelik bunu eski bir Grek ve Likya yerleşim bölgesi olan Muğla'da öğrenci iken fark ettim ve çok kızdım. Yunan demokrasisinde agora falan vardı... Dedim bize yaramaz bu gavur icatları. Halk (demo) ve Güç (krat) kelimeleri "halkın gücü" olarak - çizgi filmdeki He-Man gibi hissettim kendimi o dönemde. "Gölgelerin gücü!" adına diyerek sokaklarda tahta kılıç salladık birbirimize... Ne de olsa Yunanı denize döken bir milletin çocukları idik.
Sonra Ankara'da gelip üniversite okudum. Çok radikal arkadaşlar ile takıldık. Sezen Aksu gibi karşıyız her şeye dedik. O zaman bu şarkı yoktu gerçi ama olsun du. Sistemin alayını reddettik. Yüzlerce sayfa siyasi yazılar yazdık. Sonra da korkup hepsini yaktık. 😏 Meğer sistem bizim üç beş idealist arkadaştan daha büyükmüş; zaten bizi hiç önemsemedi.
Birer Don Kişot gibi ortada kaldık yel değirmenlerine çomak sallarken. Arkadaşların akıllı olanları da diğer arkadaşların emeğini sömürüp birlikte hayal ettiğimiz ideal toplum fikrini paramparça ettiler. "Her devrim ilk önce kendi çocuklarını yer, aslolan göller ülkesinde ada olmaktır", deyip yaşananları sineye çektik...Çok naif ve çok salaktık çünkü...
Sonra ne oldu? Yoğun çalışma hayatı, evlilik, çocuk, yaşam gailesi, gerçek darbe, post-moden darbe, darbe girişimi, ekonomik kriz, enflasyon, dolar mark, farklı fraksiyonların müdahalesi vs vs derken, bugünlere kadar geldik.
Yaklaşık 15 yıl kadar önce çok ünlü ve çok başarılı nispeten genç bir bürokrat ile sohbet ederken o dönem ikinci kez iktidara gelen şimdiki mevcut yönetimin en az 20 yıl iktidarda kalacağını öngördüğünü söylemişti. Haklı çıktı. Siyaseti iyi okumuştu.
Bir sürü üniversitenin siyaset bilim bölümü var. Niye var bilmiyorum açıkçası. Sosyolojik olarak zannederim halkı analiz edemeyen veya halka çok uzak ve belki de çok tepeden bakan tırnak içinde "halkçı" bir muhalefet var ülkede. Yine geçmiş bir seçim öncesi çok ünlü ve sürekli televizyonlara siyaset programlarına çıkan ve siyaset yorumu yapan ABD'de çok iyi üniversitelerde siyaset bilimi okumuş genç profesöre yemekte sohbet ederken tahminini sormuştum. %38.5 demişti. Aynı gün taksisine bindiğim lise mezunu taksici ise %51 tahmininde bulunmuştu ve tabi ki taksici genç haklı çıktı. 0.3 hata payı yaptığı için çok kızmıştım taksici gence 🤪. Küsüratı nasıl tutturamadı diye. Eğitimsiz taksici dedim içimden...
Bu seçim süreci çok eğlenceli idi aslında. Altılı yedili masalar, yedili sekizli ittifaklar, aday olup son anda çekilenler, aldığı oya inanamayan üçü birbirinden şaşkın üç ayrı aday... Baharı beklerken Neşet Ertaş misali yazımı kışa döndürdün diyen kalbi kırık milyonlarca seçmenin şaşkınlığı da cabası... Meclis sandalye aritmetiği ise tamamen beklentilerin dışında çıktı... Değişik bir ülke burası.
Kafalar çok karmakarışık zannederim. Herkel Bahçeli, Sinan Destici, Pervin Akşener, Temel Kılıçdaroğlu, Muharrem Babacan, Erkan Özdağ, Gültekin Davutoğlu arasında bir türlü karar veremeyen seçmen; çarşaf gibi seçmen kağıdını bir türlü origami gibi katlayarak zarfa sokamayınca daha da sinirlendi ve bildiği yoldan şaşmadı. Demokrasi zaten böyle bir şey. Sam, Frank, Herkel, John ve en fenası da camianın kel abisi Johnny ortalığı karıştırmadan, seçmen adayların alayını masaya üst üste dizmeye karar verdi ve yabancıya gerek yok biz Anadolu insanı olarak, kendi aramızda halleşiriz ve hallederiz dedi seçmen. Netekim de haklı çıktı.
Bir sonraki seçim iki hafta sonra. Son anda bir değişiklik olmaz ise elbette. Bu seçimin en büyük sürprizi Sinan'dan arta kalan oylar yine akışgan biçimde sağlı sollu kayacak ve her halükarda mevcut sonucu oransal olarak çok değiştirmeyecek.
Öte taraftan bu tarih 29 Mayıs aslında İstanbul'un Fethi. Şarkısı bile var. Kösler vurulup mehteran bölüğü eşliğinde çalınıyor: Yelkenler biçilecek, "Kalyonlar" yine sembolik olarak karadan "yürütülecek". Hep yapıldığı üzere... Kalyon önemli... Burası çokemelli...
Tüm yukarıda yazılanları bir tarafta bırakacak olursak, demokrasiye inanan ve demokratım diyen herkes seçim sonucuna bir kez daha rıza gösterecek. Bu bir matematik denklem özünde. Basit bir toplama işlemi. Ve seçim bittiği anda tüm bu insanlar yine bir arada yaşamak durumundalar...
Başlıkta yazdığım gibi. Ben demokrat değilim. Hiç olmadım. Hep meritokrasiye inandım. Bir Don Kişot gibi canavar yeldeğirmenlerine karşı çıkıp iyi bir toplumun var olacağına inandım. İnandığım şey ne diye sorarsanız: Yetenek ve zekaya dayanan yönetim şekli demek. Meritokrasi, yönetim gücünün, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne yani liyakata dayandığı yönetim biçimi olarak tanımlanıyor. Bu yönetim şeklinde idare gücü, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır, kayırma yoktur. Tanım Wikipedia'dan alıntı.
Çok fantastik değil mi? Ombudsmanları ve yönetici teknokrat meritokratları seçecek olanların aslında toplum mühendisliği yapan üst aklın bencil ve çıkarcı, kurnaz ve orta bir ticari zekaya sahip olması bu hayalî daha da imkansız hale getiriyor...
Olsun. Romantik, Stoic bir idealist olmak zor bu fani dünyada 🤗. Çok güzel günler olsun yeni kuşağın hayatında...
Yorumlar
Yorum Gönder