Ana içeriğe atla

Eğitimin İçler Acısı Durumu

Eğitimin İçler Acısı Durumu 
Uzun süredir üniversitelerde ders veriyorum. Toplamda zannederim özel üniversiteler, devlet üniversiteleri, özel dil okulları ve okul danışmanlığı dahil edildiğinde en az on eğitim kurumunda eğitmenlik, öğreticilik, okutmanlık, müdür yardımcılığı, bölüm başkanlığı, danışmanlık ve müdürlük yaptım. 

Şartlar değiştikçe iş değiştirdim. Bazen (eğitim sektöründe iş yapan) patronlar ile anlaşamadım. Bazen etik ilkelerde ortak zemin bulamadık, bazen zihniyet farkı yaşadık. Kimi zaman da ekonomik şartlar değişti, başta çok iyi şartlarda başladığım kurumun kültürü değişti ve maddi değerler kavramı ideal değerlere yenik düştü. Bazen de çok iyi transfer teklifi alıp kurum değiştirdim. Ama eğitimde dinamizmi korumak gerektiğini düşünüyorum. 

Bir kurum ile organik bağım hiç olmadı. O aidiyeti - hayat felsefem gereği - hiç hissetmedim. Ama eğitim içinde ve eğitim işinde olmayı hep sevdim ve insani olarak da çok değerli bir alan olarak buldum. Tekrar yeryüzüne gelseydim eğitim alanında olmayı tercih ederdim. İnsana dokunabileceğiniz ve faydalı olabileceğiniz en gerçek insani alan eğitim alanı.  

Mevcut konjektür tersini yansıtsa da eğitimin asla politize edilmemesi gerektiğine inandım. Bunu asla doğru bulmuyorum. Eğitimi kişisel olarak özünde 'dünya vatandaşlığı üzerine inşaa edilmesi gereken bir değişim süreci yönetimi" olarak tanımlamayı teknik olarak daha doğru buluyorum. Yeryüzünde zihinsel, bilimsel, akademik ve ekonomik olarak ayakta kalmak (survival skills) için eğitim denen süreç yönetimi marifetiyle insan evlatlarının yeryüzünü güzelleştirmesi gerektiğini düşünüyorum. 

O nedenle başına milli eklenmiş her tür eğitim kavramının, bkz. milli coğrafya, milli matematik, milli fizik ve milli ahlak gibi sözde değerler manzumesinin ve kavramların fazlasıyla iğdiş edildiğini ve içinin boşaltıldığını gözlemliyorum. Özellikle de OECD Pisa Skorlarının iyice dibe vurduğu bu coğrafyada. Çok ciddi bir eğitim erozyonu yaşıyoruz.. 

Eğitim sektöründe yıllardır çalışan birisi olarak eğitimin içinin inanılmaz derecede boşaltıldığını, koflaştırıldığını, politik manipülasyon ile eğitim alan körpe beyinlerin kafalarınının boşaltıldığına yakınen şahitlik ediyorum. Pandemi ve üstüne deprem ve üstüne aşırı derse katılım serbestliği verilmesi bir nesli heba etti. Ellerimizden kayıp gidiyor bu ülkenin evlatları.

Durum içler acısından da acı... 

Ülkede bir çok kurum ve yönetim birimine hâkim olan kayırmacılık ve nepotizm tavan yapmış durumda. Sorgulayan ve eleştiren değilde baş sallayıp onaylayan bir ekibe iş teslim etme geleneği uzun sayılmayacak bir gelecekte ülkenin sonunu getirecek. En önemli kaynak olan genç insan kaynağını ülkeye küstürüyoruz. Sadece belli bir düşünce ekolüne sahip olanların devlet kurumlarında taltif edilmesi veya iş bulabilmesi ise gençlerin ülkeye olan güvenini sıfırlamak üzere... 

"İkra" emriyle başlayan ve onlarca yerde düşünmeyi, akletmeyi ve tefekkür etmeyi öne çıkaran bir inancın fertlerinin zihinsel bir tıkanıklık ve çaresizliğe itilmesi ve kendini geliştirme ve "karşı çıkma kültürünü ve yürekliligini" yitirmesi yanlışa yanlış diyemez hale getirilmesi ise bu ülkeye çok şey kaybettirecek. "Yanlış yapan halifeye biz seni düzeltiriz!" diyen Asrı Saadetten geriye hiç bir şey kalmadı zannederim  Son yıllarda hızla artan beyin göçündeki gözle görülür artış zaten bunu gösteriyor. Daha da artacağını tahmin ediyorum bu sürecin... 

Daha da kötüsü eğitim verenlere verilen değer. Hiç bir mesleği asla küçük ve hor görmüyorum. Ancak bir asistana 17.000 TL verirken aynı kurumdaki bir çay görevlisine 22.000 maaş vermenin bir akıl tutulması olduğunu ve verilen mesajın eğitimi ne kadar değersiz hale getirdiğini artık birilerinin görmesi ve söylemesi gerekiyor...

Üzerime düşen sadece bunu ifade etmek zannederim. Güzel bir gelecek bekleyen gençleri üzmemek üzere...



 

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...