Neyi Yanlış Yapıyoruz?
Ülkemiz bu coğrafyada meydana gelmiş belki de tarihteki en güçlü yıkıcı etkiye sahip (130 atom bombası etkisi!) depremler ve uzun süre devam edecek artçılara şahitlik etti ve hâlâ da ediyor. Ve de maalesef uzun yıllar edecek... Hem de çok acı bir şekilde edecek. Muhtemelen on binlerce yaşam, yüz binlerce konut ve milyonlarca insanımız bu felaketten bir biçimde etkilenerek çıkmış olacak ve bu ülkenin tarihinde çok belirgin bir milat olarak ilelebet hafızalarda yer alacak bugün yaşadığımız bu realite.
Dünyanın üç kadim kıtasının birleşim yeri olan milyarlarca tonluk kayaçların yüzlerce yıl sonra gerçekleşen tektonik yanal hareketi ile yoğun nüfuslu denebilecek bir bölgede üstelik de gecenin en sessiz zamanı çok soğuk ve karlı bir kış gününde gerçekleşti makus deprem... En önemlisi de 1999 depremini yaşamış, fiziki deprem haritası en yüksek riski temsil eden renk olan kırmızı boyayla boydan boya boyanmış bir deprem kuşağında yer alan pek çok fay hattının kesişimi bir coğrafyaya ev sahipliği yaptığını bildiğimiz bir yerde tekrar tarih tekerrür etti. Demek ki pek tarih okumayı bilmiyoruz okumayı sevmeyen bir millet olarak...
Önümüzdeki aylarda ve yıllarda yaşadığımız bu afetin çok farklı ekonomik, sosyolojik, hukukî, psikolojik, kültürel ve ahlaki etkilerini yaşayarak göreceğiz - tâbi akletmeyi ve ders çıkarmayı öğrenmeye niyetli bir toplum isek. Kafamıza çaka çaka öğretecek döngüsel tarih ve ışık saçan bilim...
Bugün bu yazıyı yazdığım saatlerde 7.7 (veya 7.8lik?) İlk depremin üstünden 60 küsür saat çoktan geçmiş olacak ve hala güzel haberler alma ihtimalimiz, enkaz altından çıkarılan çocukların ve insanlarımızın o ay gibi güzel yüzlerini görme şansımız hep var olacak. Umarım bu güzel ve mucizevi hayatta tutunma öykülerini daha çok hatırlarız ilerideki günlerde. Zihinlerimizde onlar daha çok yer kaplasın...
Gerçeklere dönecek olursak; bizler, toplumsal olarak bir dönüşüm yaşamak istiyor muyuz gerçekten? sorusuna cevap vermemiz gerekiyor, hem ferdî hem de topyekûn içtimai düzlemde samimiyetle kendimize bunu sormamız gerekiyor. Değişmek istiyor muyuz gerçekten?
Felaket anında kenetlenmek bu ülke insanının en güzel hasletlerinden birisi. Anadolu'nun bu güçlü hamurunu kaybetmemek çok önemli. Ayni, nakdi yardımlar, emek gücüne dayalı destekler, cansiperhane çalışan alandaki tüm ekipler ile muhteşem bir iş çıkartıyor insanımız... Takdire şayan... Ben insanımızı çok seviyorum bu anlamda. Güçlü bir coğrafyanın güçlü insanlarıyız biz...
Ancak sosyo-kültürel bağlamda bizi önce bireysel sonra da toplumsal olarak çok ciddi bir zihinsel dönüşüm ve paradigma devrimi bekliyor. Yapmak zorunda olduğumuz... Şayet bunu yapamaz isek, gelmekte olan büyük felaket (beklemen meş'um İstanbul-Marmara Depremi) bu yaşadıklarımızı gölgede bırakacak kadar devasa ölçekli olacak ve ülkeyi her açıdan çökertecek ve on yıllarca geri atacak. Bir an önce akıllanmamız gerekiyor hem de ciddi biçimde...
Bu değişim üç güçlü ayak üzerine kurulu olmak zorunda. Aksi durumda bir arpa boyu ilerlemek mümkün değil bu coğrafyada. İlki eğitim, ikincisi ahlâk ve üçüncüsü de toplumsal güvene dayalı dayanışma. İlk ikisi olduğunda üçüncüsü zaten otomatik olarak işlerlik kazanacak bir şey yapmaya gerek kalmadan.
Tüm okullarda anaokulundan oyun düzeyinde başlayarak deprem eğitimi verilmesi gerekiyor. Çok net biçimde bizim deprem kuşağında bir ülke olduğumuz ve bununla yaşamayı bilmemiz gerektiğini artık sorgusuz sualsiz kabul edip ciddi bir müfredat değişikliğine gitmemiz gerekiyor hem de ilk gelen önümüzdeki öğretim yılında.
En önemlisi ise ahlak problemimiz. En tepedeki bürokrattan en alttaki esnafa, en zengininden en fakirine, en dindarından en dinsizine, en yaşlısından en gencine kadar hepimizin ahlakını sorgulaması gerekiyor ki binaların, betonun, kullanılan malzemenin, verilen ruhsatın, kullanılan demirin sağlamlığınından - bizzat kendi ferdi ahlâkımız kadar emin olalım.
Bunu sevmeyeceksiniz biliyorum ama çok büyük bir oranda ahlâkî ve etik değerleri oldukça düşük bir toplumuz tepeden tırnağa. Bunun Müslüman, Budist, Hristiyan veya Şintoist olmak ile bir illiyet bağı yok zannedildiği veya kasıtlı olarak ısrarla iddia edildiği gibi. Ahlâk dinden bağımsız da var olabilen bir haslet. Basit ve kolay anlaşılır örnekler vereyim size çok farklı toplumsal katmanlarımızdan.
İlk örnek içinde bulunduğum akademik camiadan olsun. Ülkede akademik çevrelerce yazılan tezlerin en az %70inin intihal olduğu ileri sürülüyor. Yani çok yoğun biçimde entelektüel hırsızlık yapılıyor akademisyenler tarafından. Çok ama çok yaygın ve kanıksanmış bir durum. Danışıklı dövüş yapılarak iki lafı bir araya getirmeyen insanlar hiç hak etmedikleri halde sağdan soldan destekle ite kaka doçent veya profesör oluyor - birilerinin emeğine çöreklenerek. Yüzlerce örnek verebilirim - bizzat bildiğim onlarca gerçek hırsızlık örneği. Öyle sözde adı bilimsel uyduruk akademik toplantılar gördüm ki - Hollywood soygun filimlerine şapka çıkartır...
Siyasetçilerin ve zenginlerin sürekli hırsızlık yaptığından şikayet eden ve onları en büyük hırsızlar olarak suçlayan sözde masum ama gerçekte çakal bir taksi şoförü yerli veya yabancı turistleri fazladan güzergah dışı dolaştırıp haksız kazanç elde ettiğini utsnmadan ve gülerek anlatıyordu bana geçenlerde yaptığım bir yolculukta... Kendisi o kadar büyük çalamadığı için diğerlerini büyük hırsızlar diyerek suçlayarak... Tencere dibin kara...
Daha komik bir örnek vereyim. Kendimden örnek. Kendi öğrencilerimizi sınav esnasında on dakika bırakıp gitsek en az %80i istisnasız kopya çekecektir. İçeri tekrar girdiğinizde de sanki hiç bir şey olmamış gibi sizi aptal yerine koyarak ve sırıtarak yazmaya devam edecek bir kısmı. Bizim sınavlarda en çok kopya çeken öğrenciler arasında bir sürü hukuk fakültesi öğrencisinin olması da başka bir etik deformasyon elbette... Bir ara tek tek çağırıp itiraf ettiriyordum, belki ileri de utanıp iyi hukukçular olurlar ümidiyle...
Eski çalıştığım üniversitelerin birinde bir fakültede öğrenciler bizim bölümün ortak dersler sınavında toplu olarak kopya çekmişti adını vermeyeceğim bir okulda kendi fakülte gözetmenlerinin "yardımıyla". Dekanı arayıp sınavı iptal edeceğimi söyledim. Dindar ve muhterem dekan bey; - "Hocam o kadar olur yardımlaşmış bizim çocuklar, siz de konuyu çok da büyütmeyin" demişti bana... İşte durumumuz bu... Müteahhitler bina biz insan eğitimi sektöründeyiz... Pek farkımız yok aslında... Kafa aynı malzemeden mamûl çürük beton...
Rüşvet almakla suçladığımız ve utanç duyduğumuz memurun yerinde olmak isteyen o kadar çok insan var ki şaşarsınız. Yöneticilik yaptığım dönemde (mevkimden kaynaklanan güç istismarına binaen "teklif edilen") bazı "sözde yönetici olarak 'hak ettiğim' oransal payları almadığım" için bizzat kendi mevkidaşlarım arasında arkamdan "iyi niyetli enayi" olarak yaftaladığımı bilmediğimi zanneden ama benim kendilerini çok iyi bildiğim bir sürü meslektaşım var ev, araba, yazlık, vs sahibi... Allah çok versin dedim sadece mal varlıklarını duydukça...
En kötüsü de tezgah kurup yıllarca organize biçimde sınav sorusu çalıp başkalarının haklarını yiyerek belli köşe taşı önemli yerlere gelmiş "hizmet ve takva ehli mütedeyyin görünümlü doğanımsı şahin hırsızlar"... En büyük günahlardan birisi olan hırsızlık karşında hiç bir etik duruşu olmayan ve kendisine verilen çalıntı soruları - yani kendi tabirleri ile haram lokmayı - sorgusuzca ve rahatça içine sindirebilen, "the cemaatçiler" veya devletin idari, hukuki, akademik, yönetimsel kurumlarına amca-dayı- yeğen üçgeni ve torpil kontenjanı ile geldiğinde zerre kadar utanç duymayan - oturduğu koltuğun gerekliliklerini yerine getirecek kalibresi ve çapı olmayan binlerce kof idari ve mülki erkan personeli ile çevrilmiş haldeyiz maalesef... Hırsız müteahhitlerden ne farkı var bu insanların? Sorarım size?
O nedenle - hiç bir siyasi tandans gözetmeden ve önyargılı tasnif yapmadan işini doğru yapan etik ve ahlak sahibi herkesi burada tek tek tenzih ederek - çok rahat şunu söylemek mümkün: Bu ülkenin hukuk sorunu yoktur. Bu ülkenin hukuğu işletme sorunu vardır. Hesap verebilirlik sorunu en büyük hukukî sorundur bu ülkede.
İltimas, para aşkı, nepotizm, çıkarcılık, gözü doymayan para ve kâr hırsı sizi onlarca yıl geri atar hem bireysel hem de toplumsal olarak. Medeni diye öykündüğünüz batının gözünde güvenilmez, kaypak, kolaya kaçan, tembel ve sahtekâr bir coğrafyanın ezik bireyleri olursunuz.
Cafcaflı satılık ilanına "depreme dayanıklı 4+1 daire sadece 2.850.000 TL yazdığınız dairelerin olduğu bina canlı yayında iskambil kağıdı gibi çöküyor ise, burada suçlu olan müteahhit, ona bu işi yapma yetki ve ruhsatını veren belediye, sözde bağımsız denetleme kurulu, bu kolonları çizen inşaat mühendisi, orayı etüt eden jeoloji mühendisi bunları eğiten öğretim görevlisi, bu işten rant elde eden siyasi, idari üst ve alt düzey memur, o reklamı bile bile oraya yazan metin yazarı ve sayfayı yapıp göz boyayan grafiker, tuğlasını, betonunu, demirini eksik atan işçi ve ustabaşı ve en önemlisi de evi alırken inşaatın statik ve dayanıklılığı sorgulamayan aç gözlü bilinçsiz alıcı, o alıcıyı almaya ikna eden taklacı emlâkçı da aslında aynı oranda suçludur. Birbirimizi kandırmayalım lütfen...
O nedenle katliam gibi ölümleri kader gibi sunan siyasetçiler başta olmak üzere çok ciddi biçimde kendi ahlâkımızı sorgulayalım. Sınav esnasında çalışkan arkadaşın yanına konuşlanıp göz ucuyla bir soru çalmak ile inşaat yaparken bir torba az çimento kullanmanın da buna verilen rüşvet ve yapılan imar affıyla göz yuman kanun yapıcılarının da bir tür hırsızlık ve ahlaksızlık yani özünde aynı şey yaptığını artık kendimize itiraf edelim. Japonlar hangi dine mensup inanın bilmiyorum. Önemli de değil zannederim. Öte taraftan içinde en çok hak ve adalet kavramı geçen kutsal kitap da muhtemeken Kur-an ı Kerim olmalı. Okuyan varsa tabi ki. O nedenle yaşanan her felâketi din ile ilişkilendirmenin de kasıtlı ve art niyetli olduğunu düşünüyorum...
Özetle - artık ders almamız gerekiyor. Onbinlerce ölümün öğretmesi gereken şeylerden birisi bu... Eğitilmeyi ve ahlakı öğrenmek ve tamah ve para olan ilişkimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Artık daha büyük bir hata kaldıramaz bu ülke. Çok hızlı bir bina güçlendirme ve dönüşümüne girmeniz ve bunu ahlaklı biçimde yapmamız gerekiyor. Yarın bile çok geç olacak ileride bir gün...
Dürüst olmak zor bir şey değildir. Ahlaklı olmak da zor bir şey değildir. Kaybedeceğiniz şey kısmen bir miktar paradır ve para da soyut bir kavramdır - tıpkı ahlak gibi... Neye değer verdiğiniz sizin kimliğinizdir...
Yorumlar
Yorum Gönder