Ana içeriğe atla

Gemicilik Sanatı

Gemicilik Sanatı 
İngiliz Edebiyatının en ünlü yazarlarından birisi olan Joseph Conrad, Polonya doğumlu sonradan İngilizce öğrenen ve asıl adı Józef Teodor Konrad Korzeniowski babası siyasi bir aktivist olduğu için sürgün edilen Marsilya'da denizcilik eğitimi alan ve bu nedenle de denizcilikle ilgili en çok terim kullanılan romanların yazarı Başlıca eserleri arasında The Nigger of the 'Narcissus' (1897) Heart of Darkness (1899) Lord Jim (1900) Typhoon (1902) Nostromo (1904) The Secret Agent (1907) ve Under Western Eyes (1911) bulunuyor. Çoğu Türkçe'ye çevrilmiş eserler. "Karanlığın Yüreği/Kalbi' en önemli eseri deniyor. Ben, Under Western Eyes (Batı Gözüyle) isimli romanını çok severek okumuştum.  

Bu arada burada yazacağım bilgiler tamamen kendi eski okumalarıma dayalı aklımda parça pinçik kalan kırıntılar. Zihnimde köpük köpük gibi duran bu küçük parçacıkları birleştirerek yap-bozu beraber tamamlayacağız dilbilimsel çağrışımlar üzerinden. Her bir paragraf aslında büyük resmin birer parçası. 

Tarihsel ve bilimsel anlamda İngilizler özünde denizci bir millettir (seafarer nation). Tıpkı İspanya, Portekiz, kısmen İtalya ve Fransa sonrasında Hollanda gibi. Coğrafi keşiflerin mimarı olan - Baharat Yolu ve dolayısıyla ticaret yollarının son bulmasına yol açan 6-7 millet arasında bu imparatorluklar ve krallıklar var. Aslında denizcilik dünyayı değiştiren 3-5 büyük mihenk taşından bir kaçı. Portekizli yazar José António Afonso Rodrigues dos Santos' un Kodeks 632 adlı Kolomb'un ilginç gizli geçmişi ile ilgili romanını okumanızı tavsiye ederim. Türkçesi de çok güzel. 

Eski çağlarda da deniz yoluyla taşımacılık yapılıyor - "seaborne navigation" denen ticaret muhtemelen Akdeniz havzasında yaygın. Mısır Roma arası deniz ticareti var. Müzecilik anlamında en ünlü ve en iyi korunmuş deniz batıklarından birisi de Türk denizsuları içinde bulunuyor. Ama millet olarak Türkler denizci bir millet değil. Çok kısa bir süre Muskat'a öğretim görevlisi olarak gitmiştim. Hint Okyanusu kenarına... Umman eski bir Portekiz sömürgesi ve Osmanlı toprağı. Ummanlılar tek denizci Arap milleti kabul ediliyor. Onlarında hafif ve hızlı filika tarzı balıkçı tekneleri var. Benzer tekneleri Mısır'da Nil Nehri üzerinde görebilir turlara katılabilirsiniz. Onlar feluka (felluca) diyor benzer teknelere. 

Osmanlı tarihine baktığımızda ise bir kaç ünlü amiral - o dönemki adıyla kaptan-ı derya görüyoruz (Barbaros Hayrettin Paşa - Oruç Reis - Hızır Reis). Maltalılar ve Cenevizliler aslında bu konuda Akdeniz'in usta denizcileri. Andrea Dorya ismi kalmış aklımda... Bu konuda; çok ama çok farklı bir pencereden, Osmanlı ve Malta, Hristiyanlık ve İslâm gibi konuları ele alan David Ball'un romanı, "The Sword and the Scimitar" Türkçesi "Hilal ve Haç" olabilir emin değilim - adlı romanını okumanızı tavsiye ederim. TRT dizilerinden biraz farklı bir pencere açabilir aynı döneme dair. Sonuçta bir roman... 

Osmanlı Kaptan-ı Deryalarının etnik kökeni (tıpkı vezir-i azamların çoğunun ki - Grand Viziers, ve hatta çoğu Osmanlı padişahının olduğu gibi..) genelde Akdeniz havzasında, Balkanlar'da deniz şeridi olan milletlerin karışımının izlerini taşır. Tıpkı Osmanlı mozaiği gibi... Tıpkı bugünkü Anadolu'nun etnik mozaiği gibi... Zaten Barboros Hayrettin Paşa'nın flamasında - sancağında - bayrağında asılı duran çok "farklı sembollere" bakınca bunu görürsünüz - eminim siz de çok şaşıracaksınız... Yani denizcilik bilmeyen bir milletin kurduğu imparatorluğun denizcilik bilen milletlerinin çocuklarının öyküleri...  

Elbette daha pek çok efsanevi öykü var. Milli damarları okşayan. Bir iki gün önce deprem ile ilgili tartışma programı izlemek için kanallar arasında zaplarken, "Fetih 1453" diye bir filme denk geldim orta yerinden bir yerden... Kanalı hatırlamıyorum. Meşhur Macar Usta'dan top döküm sahnesi kısmı zannederim bir Türk ve Hristiyan gencin aşk öyküsü ile soslandırılmış - Bizanslı dilberleri affetmeyen Kara Murat benzeri bir cengaver Ulubatlı Hasan figürü ile resmedilmiş. Bu karakterler ne kadar yaşanmış gerçek tarihe uygun hiç bir fikrim yok... Ama orada aslolan gemileri karadan yürütme işi - bir tür inanılmaz askerî manevra kabiliyeti öyküsü ile surları yıkan topların öyküsünün birleşimi. 

Fırkateyn, kadırga ve kalyon farklı savaş gemi türleri. Frigate ve galleon diye geçiyor İngilizce'de. Modem Türkçede "gemicik" diye tabir edilen tür ise aslında bir tür "şilep". Bunlar genelde köken olarak İspanyolca ve İtalyanca üzerinden Türkçe'ye geçen sözcükler. İngilizce denizcilik terimleri konusunda zaten en zengin dil. 

Bizdeki denizcilik, tekne, kayık vs ile ilgili kelimelerin çok büyük bir kısmı Rumca'dan Yunanca'dan geçme. Bugünkü Karadeniz bölgesinin sakinlerinin Türkiye'nin her yerinde - ama özellikle de İstanbul'da aktif biçimde - inşaatçılık sektöründe faal olması ise çok paradoksal geliyor bana. Tıpkı İstanbul'un Ağaoğlu öncesi ve sonrası diye bir miladının olması kadar ilginç sosyolojik bir süreç bu durum... Yapımcılara not: Yalı Çapkını Kızılcık Şerbeti yerine A.S. İstanbul - 2023 dizisi çekilebilir... Kanal İstanbul gemileri geçişi animasyonları eşliğinde. İş yapar ve tutar dizi olarak tahminimce. 

Şu anda Türkçe'de içinde gemi kelimesi geçen deyimler genelde farklı konotasyonlara (yan anlamlara) sahip... Örneğin "lafla peynir gemisi yürümez" atasözü TDKye göre; "şöyle yapacağım, böyle edeceğim vb. demekle yapılması gereken iş gerçekleşmez, işi yapmak gerekir" anlamında kullanılır. Yani konuşmak yerine iş yapmak gerekir iması var... Gemi ve denizcilik içeriği ile bezeli bir sosyokültürel atıf ve öz-tanımlama. 

Diğer taraftan; "gemisini yürüten kaptan" deyimi ise benzer bir alt-anlama sahip Türkçe'de: yani "güç bir duruma düşüldüğünde ne yapıp edip kendisini veya yakın çevresindekileri kurtaranlar için söylenen bir söz", demiş TDK. Örnek cümle ise Ömer Seyfettin'den alıntılanma: "O, gemisini kurtaran kaptandır diye yaptığı alçaklıkla, namussuzlukla iftihar ediyor." Türkçe bu şekilde bakıyor gemi ve kaptan sözcüklerine, bu da sosyo-kültürel bir dilbilimsel süreç ile zaman içerisinde şekillenmiş zannederim. 

Görüldüğü üzere gemi işleri biraz Türkçe'de "dümen" kelimesi ile çağrışımlı. Dümen araba icadından önce gemilere, teknelere, takalara özgü bir kavram. Denizci olan ise Türk milleti değil. Dilbilimsel kategori ile "deragotary" yani muhtemelen "küçültücü bir yan anlam" içeriyor olabilir. "Dümen çevirmek, dümeni elinde tutmak, ve dümen suyuna gitmek" gibi deyimler var dilimizde... Gemi işleri ile dümen işleri biz de biraz alengirli işlere subliminal atıf için kullanılıyor dilsel olarak... 

Eski Türk Osmanlı sanatında özellikle de çinicilik alanında - Kütahya çiniciliğinde değil ama İznik Çiniciliğinde - çok fazla gemi figürü kullanılır. Sonuçta memleketim olan Kütahya karasal iklime sahip bir İç Ege şehri - eski bir Şehzadeler Şehri. Trabzon, Manisa ve Amasya gibi. Suya ve suyun başına en uzak benim memleketim... Ama İznik Çiniciliğinde kalyon motifi çok kullanılır. Bu alandaki dünyaca ünlü ustalardan birisi de Kütahyalıdır. UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Efsanesi" ödülü almış ender sanatçılardan birisi olan sanatçıyı her Kütahya'ya gittiğimde ziyaret etmeye ve sohbet etmeye çalışıyorum. En güzel kalyonlu tasarımlar onun atölyesinden çıkar. Örneği görselde mevcut. Ben de kendisinden bir kaç eserini de satın almıştım çini desinatörü olarak çalışmış eski bir  grafiker koleksiyoner olarak...

Tüm bu tarihsel bilgiler ışığında: çelik ve demirden suda yüzen ve giden devasa araçlar yapmak mümkün ama aynı şeyi betondan yapmak teknik olarak mümkün değil. En iyi sıkıştırılmış beton bile gözenekli (porous) bir malzeme ve üstelik ağır. Suya dayanıklı değil, yani suyu emip batabilir. Bu gemide hep beraber varız. Gemi delinip su alıp batınca yeterince filika yoksa pek çok kişi hayatını kaybedebilir. Dümencilik işi bu anlamda önemli yani... Bu arada en çok kaptanlık ve dalgıçlık brövesi alanların başında Ankara'lılar olduğunu biliyor muydunuz? 😶 

Evet konumuz bu kadar. Hayırlı Pazarlar.  

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...