Ana içeriğe atla

Ruh Yırtılması

Ruh Yırtılması 

Pazar Yazıları No: 024


Ruh Yırtılması... Veya ruh yırtığı. Bu kavram ile Şamanizm hakkında sosyal medyada bir sayfada karşılaştım. Bu iki sözcüğün yan yana gelmiş olması beni çok ama çok etkiledi... 


Bu ikili bileşenli ve büyülü kelime öbeği felsefe taşını arayan bir simyacı misali düşündürdü beni derin derin ve sonra farklı kapıları açtı zihnimde; hem de beni bir psikanalist gibi zorladı, zihnimin en kuytu dehlizlerine çekip indirdi beni... Orada bıraktı bir süre... Sessizce...


Ruh yırtığı veya ruh yırtılması ifadesinin bendeki sözsel etkisi çok farklı oldu. Özellikle de zihnimde şekillenen ilk resimler. Onu anlatmadan önce yine de özetle konu şu şekilde:


... "Şamanlar, ruhun travmalarda parçalandığına inanır. Bir şok anında, bir travmada, bir büyük hayal kırıklığında. Büyük bir kayıp yaşarsın... ve o parçan orada donar. Büyük bir ihanet olur... ve sen farkında olmadan ruhunun bir kısmı gider. Geçmişte bir an, hala senin içinde yaşar... ama sen onu taşımaya devam edersin. Bunu bilinçli zihnin unutabilir. Ama ruhun aynı hikayeyi tekrar tekrar yaratır." ... ... 


Üzücü değil mi? Yani yırtık orada durur ve sen onu onaramazsın. Her ne kadar yakından ilgilensem de ben elbette bir psikolog değilim.  Eğitimini de almadım. Bu konuda yazıyorum ve çok öyküler işittim... Çok erkekler tanıdım, yürekleri iğdiş edilmiş. Bedenen ayakta ama parça parça içleri... Benzer şekilde kadınlar. Ta derinlerde bir yara. Asla müsebbibi olmadıkları bir zorbalığın, bir tacizin, evde veya dışarıda hakir görülmenin, bir aldatılmanın, bir yüzüstü bırakılmanın masum kurbanları çoğu... Hiç hak etmedikleri halde... Hem de hiç... 


Evet, asla sorumlusu olmadıkları, kurban durumuna düşürüldükleri bir travmanın, bir ruh yırtığının acısından kendilerini kurtarmıyorlar bazen ömür boyu... O yarayı onarmayı seçmek yerine; sonra gidip farklı biçimlerde o ruhlarındaki kırığı ve yırtığı gizlemeye çalışıyorlar oradan oraya farklı faaliyetler, renkler, meşgaleler ile uğraşarak; aslında gerçekle yüzleşmeye korkarak her girişimde tekrar ve tekrar geri çekilerek... Bu değil çözüm onlar da farkında... 


Her iki (kadın ve erkek) grupta; üç şekilde devam ediyor ve/veya tutunuyor yaşama. Ya o travmanın tekrar tekrar hayatlarına girmesine izin veriyorlar ve bu izin verme eylemi (bilerek zehirlenme) yırtık içine hep o travmaya doğru sızıyor ve yakıcı ödünü bırakıyor oraya - merhem olmak yerine ve o yara hep açık kalıyor orada... Halbuki bilmiyorlar ki ruh bir şeffaf bulut gibi... İzin verseler ilk masum haline dönüverecek, toparlayacak kendini bir yumuşak bulut gibi bembeyaz... 


Kimileri ruhun kendi halinde bir akışkan toz bulutu gibi bir tekvîn halinde kaynaşmasına müsaade etmek yerine; rengarenk işlerin kucağına atıyorlar kendilerini o ruhtaki griliği kapatmaya çalışırken. Kimi eğlenceye dalıyor, hedonizm ve boşvermişliğe. Kimi o kurstan o kursa koşuyor; yogalar, enerji işleri, arınma rituelleri, çakra açmalar, date'lere çıkmalar, resim, taş boyama, darbuka ve hobi kursları, müzik koroları ve gezi ve trekking ekiplerine koşuyorlar kendilerinden kaçarken... 


Ama yetmiyor ve doymuyor ruh. Maalesef doymacak da... Çünkü oradaki yırtık ile yüzleşip görüşmeye yanaşmıyorlar. Çözümü var halbuki... 


İyileşmeyi seçen üçüncü gruptakiler ise artık başka mesgaleler ile kendilerini kandırmaktan vaz gecip, bu yırtığı ve yerini fark edecek durumdalar. Yırtığı orada uzakta bir yerlerde belirgin olarak görüyorlar. O yırtık; geçmişte arkadaki bulutların arasında küçük bir bulanık delik sadece, bazen büyütüp bazen küçülttüğümüz ve izin verdiğimiz için öylece kalmasına içinden başka şualar, rüzgarlar, toz ve kirler geçiyor ince bir hûzme halinde... 


Ama kendiyle barışmaktan, kendilerini suçlusu olmadıkları o travmanın ve o yırtılmanın müsebbibi olarak görmekten vaz geçen ve geride bırakmayı tercih eden ve bunu idrak eden ve gayet haklı ve onurlu biçimde kendileri ile helalleşmekten korkmayan bu insanlar, sonunda dinginleşiyorlar... 


Barışı seçiyorlar, sulh yapıyorlar kendileri ile. Doğru değil mi, insan yapmadığı bir şeyden nasıl mükellef tutulabilir, suçlu değil ki neden suçlu muamelesi görsün haksız yere, neden? Bu onun suçu değil hiçde olmamıştı aslında.  


Bırakın siz onu orada artık, kalsın orada - gömünartık onu, selamet ile uzakta yok olsun... Barışın o geçmiş ile. Konu ne olursa olsun, haksızlık, yetersizlik, taciz veya aldatma veya değersizleştirme, hiç önemli değil... Hem de hiç.  Sizden ve ruhunuzdan asla daha değerli değil hiçbir şey. Tekrar etmesine izin vermeyin sakın.  Kapansın o yırtık kendi düzeninde yumuşacık.  


Bırakın orada gerçek müsebbibler kalsın o kuytuda kendi cehennemleri ile karanlıkta bırakın onları yapanları - ilahi adalete bırakın. Muhakkak o hesap görülür.  Muhakkak... 🙏 Onu asıl sahibi Kadir-i mutlak halleder. Hiç korkmayın.  O sizin işiniz değil  artık. 


Bu vesile ile şayet bizlerde birilerini kırmış isek, bilmeden haklarını işgal edip, o yırtıkta bir zarar verdik ve hasar verdik isek: ben kendi adıma helalleşmeye ve teslim olmaya geldim buraya... Her kim derse ki bunun kefareti şudur ey müsebbib; hazırım ve buradayım. Tüm değişim ve hak taleplerinin yerine gelmesi için pek çok şeyden feragat etmeye ve bu yaranın kapatılması için de pek çok şeyimi sonuna kadar vakfetmeye hazırım. Kainatın şahitliği huzurunda... Hep de hazır olacağım. 


Affetmek ve kendiniz ile helalleşmek en büyük adım olacaktır hayatınızda ve kendinize yapacağınız en büyük mutlak iyilik. Gerisi mi? İnanın mutlu olacaksınız hem de hiç olmadığı kadar...


Nevfel Baytar 

Ankara 

09 Mart 2025 Pazar. 


Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...