Ana içeriğe atla

Wabi Sabi: Kusurlarla Eşsizleşen Mutluluk

Wabi Sabi: Kusurlarla Eşsizleşen Mutluluk


Tam üç yıl önce nasıl bir ruh halimle yazdım hatırlayamıyorum ama insanın kırılması ve üzülmesine ve kendini bir Zümrüd-ü-Anka gibi küllerinden yeniden inşaa etmesine dair bir yazı yazmışım. Bunu da Japonların tabak, çanak, fincan ve kase gibi kırılmış porselen eşyaları altın gibi çok daha değerli madenlerle yeniden birleştirme ve eski halinden daha değerli hale getirme sanatı olan "kintsugi"ye atıfta bulunarak kaleme almışım. Şimdi de benzer bir pazar yazısı yazmak istedim. 


Önceki konuyu merak edenler için blogspot sayfamdaki linki:

http://nevfelbaytar.blogspot.com/2022/10/kintsugi-krlmaya-dair.html


Karşıma geçenlerde bir şeyler okurken Zen Budizminden doğmuş çok benzer bir kavram daha çıktı. Kadim Japon kültürü sadelik ve şatafattan uzak, basitlikte zenginlik arayan bir uzak doğu felsefesi ile yoğrulmuş bir medeniyet. Japon imparatorlarının oldukça sade ve basit çalışma ofisini gördüyseniz (bkz. Feng Shui) ne demek istediğimi anlayacaksınız. 


Bizdeki en kıytırık bürokratların bile yaldızlı ve renk cümbüşü ile kirletilmiş bol şatafatlı lakin sadece bayağılık ve kiç (bkz. kitsch sanat) denilen makam odalarını gördüyseniz, kültürel ve zihinsel farkımızı kolayca anlayacaksınız.


Kendine destur olarak Hz Ömer'in iki mumunu, mimari olarak ilk mescid Kûba'nın sadeliğini, yaşantı olarak da Muhammed'in hurma yapraklarından şiltesini şiar edinen ama bunun tam aksine ucuz gösterişi itibar zanneden müsrif, görgüsüz ve ilkel Ortadoğu zihniyeti elbette sadelikteki ihtişamı anlamaktan uzak yalancı ve sahte bir zenginlik simülasyonu içerisinde içinden hiç çıkamadığı Kehf mağarasındaki kıtmir edasıyla uyuklamakta ve devekuşu misali zihinsel basitliğini şatafatlı mobilyaların arkasına gizlemeye çalışmakta... Maalesef son tahlilde durumumuz tezahürü bu...


Konumuz elbette bu tür ucuzluklar ile ilgili değil; olmamalı da... Peki nedir wabi sabi ve bu destur kişisel yaşantımıza nasıl sirayet etmeli? 


Temelde gösterişsiz ve basit bir yaşam arayışı ile ilgili bir konu bu. Tıpkı zihinsel sadeleşmeye gitmek gibi. Kusurları ile önce kendini ve yakın çevresini ve sonra da sevdiklerini oldukları gibi kabullenme üst bilinci bu. 


Bunu anlamak için biraz Halil Gibran tarzı bir ermişlik (sufilikteki hırka) ve felsefi olarak da üst insan (Nietzsche'nin übermensh'i gibi) olma çabası ve insanların kusurlarının yerine iyilik hallerini öne çıkartıp onların zayıf ve zaaflı yanlarını izole edip alçak gönüllülük ile sindirmeyi gerektiren bir zihinsel yolculuk sonunda varılan bir huzur durağı burası... Herkesin vardığı bir mertebe değil ne yazık ki...


Bu konudaki açıklama ise özetle şu: Kusurlu güzelliği daha estetik bulan wabi sabi felsefesi, 1500’lu yıllarda Japonya’da ortaya çıkmış ve kökeni de Zen Buzimi’ne kadar dayanmaktaymış. Wabi, köy ya da kırsal sadelik, sabi ise, kusurdan mutlu olmak. Antik Japon Krallığı’nda “kusur”, aydınlanmanın kilit adımlarından biri olarak benimsenir imiş. Bu sebeple wabi–sabi “kusurlu güzellik” kavramını içeriyor özünde. Peki ben bunu modern dünyada nasıl içsellestiriyorum kusurlu bir birey olarak?


Bu bağlamda, batı merkezli keskin doğrusal mimari çizgileri olan ve geometrik idealizm ile soslu matematiksel mükemmeliyetçilik bizim coğrafyaya aykırı düşüyor. Ideal güzellik, rafine zevkler, estetik incelikten ziyade var olan ile yetinip, şatafattan imtina eden tevekkülcü bir anlayış bizi daha doğru tanımlıyor gibi...


Kendimden örnek vermem gerekirse; her ne kadar yazılarda bazen ağdalı (erudite) bir dille yazıyor da olsam, zihinsel olarak karmaşadan kaçıp beni ve ruhumu yormayan kişileri ve bir ve buna uygun bir hayatı tercih etmeye başladım. Beşer şaşar (man is fallible) felsefesi ile yoğrulmuş bir zihin yapısı (mindset) ile hareket ederseniz, daha mutlu ve huzurlu olursunuz sonucuna varmaya başlıyorum 50 yaşımı çoktan geçtiğim bu dönemimde.


Artık ger anlamda doyumsuzluk değil; dinginlik arıyorum. Üzümün sapı armudun çöpü kısmını da geride bıraktım. Fiziksel beklenti çıtamı zihinsel ve duygusal dinginlik çıtası ile değiştirdim. Ya da en azından artık yol arkadaşı ve dost seçerken ne istediğimi biliyorum galiba... 


Küçük Prens'in çocuksu kalbini koruyarak mütevekkil bir yetişkin olgunluğunda şunu söyleyebildiğimiz noktada galiba kendimizle barışıyoruz: "hiç bir şey [tam olarak] insanın istediği gibi olmuyor". Böyle mutlu olmayı öğrenmişti küçük prensimiz. Ne kadar çok beklentimiz olursa olsun, çıtanız ne kadar yüksekte durursa dursun; asla kriterlerinizi tam karşılayacak insanlar ile bir arada olmayacak ve yaşamayacaksınız. Bundan kaçmak mümkün değil...


Doyumsuzluk ve tamah üst sınırları olmayan açlıklar... idealist, mükemmeliyetçi ve tatminsiz yaşamın bir sonu da yok... Bir yerde durup kendine dönüp hatayı kendimizde arayıp, beklentilerimizi yeniden sorgulayıp olsn güzelliği tüm kusurları ile kabullenip iyi niyeti ve temiz kalbi öncelemek ruha iyi geliyormuş bizzat deneyimlemeye başladım... Biz kimiz ki ne kadar kusursuzuz ki, karşıdaki kusurları abartma ve kabüllenmeme hakkına sahibiz deyince konu çözümlenmeye başlıyor...


Bir kahve fincanı sever olarak,  gittiğim yerlerden magnet yerine bir espresso fincanı almayı tercih eden bir basit seyyah olarak, amorfik şekilli (bakınız paylaşımdaki foto! 😉) defolu, kargacık burgacık şeyleri yamuk tabakları eğri tahta kaṣıkları satın almayı daha çok tercih ediyorum. Özel gereksinimli ve engelli çocukları "özel çocuklar" olarak tanımlamak gibi bir gönül dinginliği bu... 


Emin olun güzellik tek olma, sizin için o şeyin veya kişinin nadide ve eşsiz olmasın da gizli imiş... Fabrikasyon ve tekdüze kişiliksiz eşyalarda de değil. Medeniyet de sanat gibi buna doğru yol alacak zamanla; tıpkı sevme ve aşkın sizin için özel ve istisnai olanı seçmesi gibi...


İyi pazarlar. 


21 Eylül 2025 Pazar

Ankara

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...