Ana içeriğe atla

İnsan Neden Özler

İnsan Neden Özler 

Pazar Yazıları No: 049


Dün akşam (aslında dün gece) uzun süredir oğlumla birlikte beraberce yapmadığımız bir şeyi yeniden yaptık. Elbette anı biriktirme babında; birlikte okul çıkışı akşam bir yerlere yemeğe gidiyoruz, beraber kahvaltı yapıyoruz, dizi ve komedi filmleri izliyoruz, sinemaya ve tatile de gidiyoruz ama ne zamandır üzerinde konuşup bazı kritik sahneleri hakkında yorum yapabileceğimiz ve bizim için hassas konuların da ele alındığı duygusal ve dramatik bir filmi ne zamandır beraberce izlememiştik. 


Bu vesileyle bu tür duygusal paylaşımları yaşamayı çok özlediğimi fark ettim dün gece hem de geç saatlerde... Baş rollerini bu film ile en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar ödülünü kazanan Robin Williams ve genç Matt Damon'un paylaştıkları 1997 yapımı Good Will Hunting (Can Dostum) isimli bu film; psikoloji, eğitim, travmalarımız ve sevgi üzerine oldukça güzel bir yapım idi. 


Ben bu güzel filmi daha önce farklı dönemlerde defalarca izlemiş, kendimden bir şeyler bulmuş ve her seferinde de büyük keyif almıştım. Birlikte kaliteli zaman geçirmeyi özleyen ebeveynler ve ergen/yetişkin çocukları için gerçekten güzel bir seçim bence...


Kaliteli ve sorgulayıcı sohbeti ne kadar özlediğimi fark edince, ne zamandır yazmak istediğim konuya geldi mesele. Neden özlüyoruz ve neyi, niye nispeten daha çok özlüyoruz sorusunu tekrar irdelemek istedim bugün...


Bu tür "Socratic Questioning" denilen kategorik sorgulamalarda basit sorulardan zorlarına geçmek gerekir. "Ne, kim, ne zaman ve nerede" gibi basit ve düz olanlar ile başlayıp ortada "nasıl" sorusuna oradan da "niye ve niçin" gibi daha çetrefilli (perplexing) sorularına geçmek felsefi açıdan daha sağlıklı bir sıralama olur, özdeğerlendirme yaparken özellikle. 


Özlem; hicran ile ilintili bir durum ve bu nedenle de evladımızı, uzaktaki ailemizi, anne ve babamızı, kardeşimizi, yakın dost, arkadaş ve belki akrabalarımızı, vatanımızı (sıla hasreti) özleyebiliriz ne/kim soruslarına cevap ararken. Eski güzel günleri, mutlu zamanları, çocukluğumuzu, masumiyetimizi, şen anıları, gülüşmeleri, tatlı geçirilmiş vakitleri özleriz elbette... Burada zikretmesi zor olsa da, kendimize itiraf edemesek de en çok da yitirdiklerimizi ve kaybettiklerimizi özleriz. Çünkü bu onulmaz bir özlemdir.


Nerede ve ne zaman sorusuna cevaben ise beynimizin bizi alıp götürdüğü mekanlar ve anlar gelecek aklımıza. Herkesin özlem duyduğu ve tekrar içinde olmayı özlediği anlar ve yerler eminim sizlerin de zihninde bir film şeridi gibi çağrıştı şu an... 


Özlemin temelinde bağlanma ihtiyacı, duygusal hafıza ve beyin kimyası yer almakta. Bağlanma kuramı gereği insan sosyal bir varlık. Sevdiğimiz kişilerle kurduğumuz bağlar, ayrılık durumunda özlem duygumuzu tetikliyor. 


Duygusal hafıza açısından ise beynimiz, özellikle hipokampus ve amigdala bölgeleriyle geçmişteki duygusal anıları kaydetmekte. Bir koku, bir şarkı veya hayal meyal bir görüntü bu anıları tetikleyerek özlem duygusunu yeniden yaratabiliyor. Öte yandan dopamin etkisi ile özlem sırasında bu salınım artıyor. Bu, özlenen şeye ulaşma arzusunu ve motivasyonu daha da güçleniyor.


Büyük felsefeci Jacques Lacan'ın yaklaşımı ile söyleyecek olursak; Sevgi, öznenin eksikliğini kabullenmesiyle derinleşir. Ulaşamama, aşkın doğasında vardır çünkü arzu edilen şey, tam olarak elde edilemez. Ve galiba da bu yüzden derinleşir. "Aşk ve Limerans" yazıma bakabilirsiniz bu konuda.


Lacan’ın öğrencisi Slavoj Žižek, (Gabor Maté, Jordan Peterson ve Žižek'i Instagram'dan takip ediniz lütfen!!!) “Gerçek aşk, partnerimizin eksikliklerini kucaklamaktır” diyerek bu görüşü özetler. Yani sevgi, ideal değil, eksik olanla kurulan bağdır. Tüm bunlar aslında bizde de eksik olan ve özlem duygusu ile harmanlanan bir karışım. 


Biraz özele inecek olursak nedir benim açımdan duygusal ilişkide özlem? Konu aşkla sevdiğiniz özel bir insana gelince,  hele bir de arada mesafeler var ise durum şöyle gelişiyor; öncelikle paylaşılan her anın tüm basitliği ve yeganeliği özlem duygusunu tetikliyor. Beyindeki tüm iyi kimyasallar harekete geçiyor ve kavuşma anına şiddetli bir özlem duyuluyor. Daha sık görüşme isteği gün be gün artıyor. O koku, o tat ve an sizi delice cezbediyor... 


Hani elini tutmayı özlersin tutarsın o tutmak yetmez daha sıkı tutarsın ya... Ya da sarılırsın, ama böyle sımsıkı... Özlemden gözün yaşarana kadar sıkarsın ilk buluşma anında. Vücudunun sıcaklığı ve o boyundan gelen doğal ten kokusunu içine çekersin ama derin derin...


Veya bir an gelir ve siz o çok yoğun ama yüzeysel gündelik koşuşturmaların içinde derin bir sohbeti özlersiniz, örneğin göz göze bakarak sahil kenarında yaptığınız kahve sohbetlerini. Ya da yine çok yoğun çalışırken sakin dingin bir yerde kısa da olsa bir tatil kaçamağı yapmayı özleriz. O tatil beldesinde ki anılar yeniden özlem ile tetiklenir. 


Özünde "özlem", yarım kalmış herhangi bir hissin devamını yaşama isteği hali olarak hissediliyor çoğu zaman... Ne bileyim örneğin; bir araya geldiğimizde şunu da yapacaktık unuttuk, arada kaynadı veya şöyle çok özel bir an yaşayacaktık ama eksik kaldı gibi gibi... O anki koşullar, vakit darlığı ve şartlar el vermedi örneğin...


En yoğun o anları nerede ve nasıl hissettiyse insan onun tekrarını defalarca zihninde büyütüp büyütüp 'özleme' dönüştürür ve insan işte sanki onu yapıyormuş gibi beynimiz o gizli kıvrımlarında o anı tekrar tekrar yaşatır bize...


Özlemi gidermenin yolu ise tekrar bir biçimde bir araya gelebilmek. O anları tekrar etmeyi mümkün kılmak ve o bağı tekrar oluşturmak. Uzaktaki kişi için ise; sohbet etmek, eski anıları hatırlamak ve bunları yenilemek. Veya durum ile artık yüzleşmek ve kabullenmek ve özlemi bastırmak yerine kabul etmek, duygusal olarak rahatlamak çözüm olabilir belki. Yazarak ve telefonla veya görüntülü konuşarak...


Sonrasında "o anı yaşatmak": örneğin fotoğraflar, yazışmalar, o anlarda dinlenen müzik gibi sanal araçlarla özlediğimiz sevgili ve o an ile bağ kurmak. Peşinden yaratıcı ifadeler ile o özlemi canlı tutmak. Yazmak, çizmek, resim yapmak, şarkı belki şiir veya müzikle uğraşmak gibi yollarla özlem duygumuzu dışa vurmak. Son olarak da elbette ritüeller: özlediğimiz kişiyi özel günler ile anmak, hatırlamak ve belki süpriz hediyeler ile o özlemi taçlandırmak...


Özetle özlem iyidir, dinçleştirir ve iyi gelir insana... Özledik değil mi bazı şeyleri 😉?


Tüm özlemlerinizin kısa zamanda dinmesi ümidiyle, herkese iyi pazarlar. 


28 Eylül 2025 Pazar

Ankara.










Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...