Ana içeriğe atla

Sophia Loren'in Mücevherleri

Pazar Yazıları No: 030

Sophia Loren'in Mücevherleri


"Senin için ağlayamayan bir șey için asla ağlama"


1965-1979 tarihleri arasında doğanlara X kuşağı deniyor. Yaşım gereği (bir araba olsaydım fantezisinden hareketle) 69 model kanatlı bir kırmızı Chevrolet Impala Cabriolet olarak, ben de bu bu neslin bir üyesiyim 😉. 


Bizden önceki nesle de Baby Boomers deniyor. İkinci Dünya savaşı sonrası aktivist nesil. 69 Kuşağının ağa babaları - son güçlü politik nesil... Bizden daha sağlam ayakları yere basan mücadele kuşağı idi onlar. Telefon ve tabletlerden başını kaldıran şimdiki Z kuşağı da artık biraz ümit veriyor bu arada 🙏. 


Bizden sonrakiler ise Y ve Z kuşağı olarak adlandırılıyor. 2010 sonrası doğanlara da Alpha Kuşağı denecekmiş. Z kuşağını anlamaya çalışıyorken, iklim ve dengesiz liderlerin şekillendireceği bambaşka siyasi ve bölgesel yeni ve hırçın global aktörlerin cirit attığı yeni dünya düzeninde bu neo tekno kuşağın hayata dair gotik dertlerine yavaş yavaş şahit olacağız önümüzdeki 20  yıl içinde ve sonraki karanlık 30 yıliçinde.  2080ler çok katastrofik olacak; hem de çok... 


Bir ferdi olduğum X Kuşağının en büyük özellikleri şöyle sıralanmış: "X Kuşağı, kendinden önceki nesilden daha bağımsız, yeniliklere açık ve özerk olarak tanımlanırlar. Çalışma hayatında başarıya önem verirler ve iş-yaşam dengesi konusunda hassastırlar. 


X Kuşağı’nın diğer özellikleri arasında eleştirel düşünme, özgürlükçü yaklaşımlar ve teknoloji konusunda hızla adapte olabilme becerisi yer alır." Denilmiş bize dair... Hadi hayırlısı...


Zannederim bizim değerler algımız; iş ve aileye dair etik anlayışlarımız ve klasik aile kavramını sahipleniş biçimimiz daha sağlam bir çerçeve kazanarak şekillendi. Bunda izlediğimiz filmlerin, okuduğumuz kitap ve dergilerin etkisi oldu ve küresel ve toplumsal düzeydeki değişime çabuk adapte olduk ve tabiki bunlarda bizi biz yapan mozaiği oluşturdu pek çoğumuzun ruhunda.


Bizim nesil; hem müzik hem de sinema tarihi açısından pek çok kült eserin ve akımın içerisinde yer aldı. 80ler bizim ergenlik ve erken yetişkinlik dönemimize denk geldi. Sonra da 90lar. Rainman, Ölū Ozanlar Derneği, Braveheart, Matrix, Titanic, Esaretin Bedeli. Hayatı ve hayata bakışı bu filmlerden öğrendik kısmen. 


Rock, pop soul funk metal karışımları ve elbette klasikler... We are the champions...Fakir Napoli'yi şampiyon yapan Maradona dönemi, Platini ve Van Basten'in altın yılları. Ve tabiki Fenerbahçe'nin en güzel yılları 🫣. Bir ergen olarak cüzdanımda saklayıp sonra açıp gizli gizli baktığım Brooke Shields ve Raquel Welch'in fotoğrafları... 🤫. Sonra tabiki yeni ekip üyeleri: Charlize Theron, Scarlett Johansson ve tabiki de Margot Robbie...


Bir Ege Kasabasında büyüyen bir ergen olarak inanılmaz keyifli bir çocukluk ve erken gençlik dönemi geçirdim. Kanaat etmeyi; az ile yetinmeyi, para mal mülk gibi şeyleri yüceltme konusunda Z neslinden daha farklı olduğumuzu gözlemledim bu süreçte... Cep telefonsuz, tabletsiz ve umarsız günlerdi. Ama inanılmaz mutlu idik. Sohbet edebiliyorduk ailemiz, komşularımızm akrabalarımız ve arkadaşlarımız ile hem de saatlerce... 


Neler yaşamadık ki? Ve neler öğrenmedik ki? 


Bunlardan en ilginç olanı geçenlerde bir instagram sayfasında denk geldiğim bir paylaşım oldu. Konu başlığı da bu zaten... 


Özetle alıntı yapıyorum: 


Tüm mücevherleri çalınan Sophia Loren (bu arada kendisi 1934 doğumlu), perişan halde ağlarken, efsane yönetmen Vittorio De Sica yanına gelir ve: 


"Sophia, gözyaşlarını boşa harcama. Biz yoksulluk içinde doğmuş iki Napoliliyiz. Para gelir ve gider.

Senin için ağlayamayan bir şey için asla ağlama" der. 


"Senin için ağlayamayan bir șey için asla ağlama"


Tüm zamanların en efsane yönetmenlerinden, De Sica'nın bu sözü, daha sonra İtalyanca bir deyim haline gelir. 


'Non piangere mai per qualcosa che non possa piangere per te"


Baş edemediğin, içinden çıkılmaz bir sorunla karşılaştığında kullanılan bir deyim olmuş bu söz. 


Bizim neslin algısına da çok uygun... 


"Senin için ağlayamayan bir șey için asla ağlama"


Sezen Aksu'nun "Sen ağlama, dayanamam" şarkısıyla büyüyen bizler için muhteşem bir söz bu... 


Mal ve mülkü nasıl anlamamız gerektiğini tanımlıyor bu cümle. Taş, toprak, değerli metal, kağıt para, araba, ev, beton sizin için ağlamaz ve ağlayamaz. 


Sizin için insanlar ağlayabilir. Hem de sadece bazı insanlar... Yokluğunuza üzülecek insanlardır değerli olan; inci ve mercanlar, küpe ve kolyeler değil... Bir biçimde onlar tekrar alınabilir elde edilebilir. Hiç biri göz yaşından ve mutluluktan daha değerli değildir. 


Bazı insanlar ise bir süre sonra hiç değerli bile olmayacaklar.  Adları bile zihninizden kül olup savrulup gidecek. Delice göz yaşı döktüğümüz insanlar zihnimizden uçup gidecek... Ama bizim için ağlayanlar için hep değerli olacağız. 


En güzel gözyaşı dökenler kalbi ile ağlayanlar olacak...


Bu güzel Pazar gününde aynı sözü şiar edinelim ve yepyeni sayfalar açalım baharın mujdecisi bu Mayıs ayında.  


"Senin için ağlayamayan bir șey için asla ağlama"


Mutlu baharlar. 


4 Mayıs 2025 Pazar

Ankara








Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...