Coğrafya Kederdir
Pazar Yazıları No: 021
Modern tarihyazımının, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı, tarihçi ve liberalizm kurucusu addedilen iktisatçı ve Tunuslu İbn i Haldun'a göre "Coğrafya Kaderdir".
Bu kısacık söz altından kalkılamayacak kadar büyük tarihsel, ictimai, iktisadi, bilimsel ve kültürel dayanaklardan kaynak bulup besleniyor aslında. Hepimizin bizatihi gözlemlediği gibi gerçekten coğrafya bir kader ve bizim coğrafyamızda ise uzun zamandır coğrafya kaderle yoğrulmuş bir keder....
Aslında bugün kamusal sistemlerini ve iş ahlakları ve hukukunu hayranlıkla takip ettiğimiz batının nüvesini bulduğu Batı Rönesansına zemin hazırlayan düşünürlerden birisi de İbni Haldun, tıpkı İbn Rüşd (Averreos), ibni Sina (Avicenna), Farabi, Harizmi ve Rumi gibi...
Herhalde günümüzde yaşasalardı Nobel ödüllerini peşpese bu bilim insanları alıyor olurlardı farklı bilim alanlarında. Hepsi de Ortadoğu coğrafyasında yaşamış tabi oldukları dini sistem gereği de Müslümanlar. Her gün birbirinden daha berbat haberler ile keder üstüne keder yaşadığımız aynı coğrafyanın çocuklarıyız aslında...
Bu geçen yüzyıllar içinde ne değişti aynı coğrafyada sorusuna ne cevap vermeliyiz? İlim, ahlak ve sağlam toplumsal güçlü bir yapıdan zayıf, ahlaken düşük, kısa vadeli maddi kârların öncüllendiği tamah merkezli üçüncü sınıf bir yaşam kalitesine nasıl düştük peki?
Aynı din, aynı coğrafya, aynı genetik havuzun çocuklarıdegil miyiz hepimiz? Konuyu "dış güçler" yüzünden diyecek kadar aptalca bir sonuca bağlayacak durumda değiliz hiç birimiz, okumuş ve mürekkep yalamış kişiler olarak? Sorunun çözümü başka bir yerde aranmalı - tam olarak da içimizde bireyler olarak dünya algımızı değer yargılarımızı ve bireysel hak ve hukuk algımızı gözden geçirmemiz gerekiyor hem de en tabandan ve de en derinden...
Batıda kötü ve ahlaksız insanlar yok mu? Elbette var.... Hem de milyonlarca.... Ya toplumsal ahlaksızlık? O da inanılmaz boyutlarda... Burada bakılması gereken işleyen kavramlar var: sağlam bir yargı ve hukuk sistemi (judicial and legal authority), hesap verebilirlik (accountability), adaletin herkese eşit mesafede sürekli uygulanabilirliği (legal sustainability) ve yakın eş dost partili kayırmacılığı (nepotism). Dertlerimiz bunlar etrafında yörüngelenmiş durumda.
Bunca felaketin, ihmallerin haksız ölümlerin, savaşların, zulmün, kadın ve çocuklara yapılan taciz ve haksızlığın, talan ve soygunun kol gezdiği ve liyakatsizliğin yüceltildiği, hak ve hukukun ayaklar altına alınıp çiğnendiği, adalet algısının iğdiş edildiği coğrafyalarda üç temel kavramın çok önem arz ettiği düşündüm hep: Tamah, hakk ve itidal.
Bu kavramları açıklamadan önce üç şeyi hatırlamak gerekiyor yakın tarihte bu coğrafyada yaşananlar ile ilgili. Depremlerde çöken binalarda ölen onbinlerce insanımız, Gazza'da hunharca ve vahşice katledilen çocuklar ve insanlık onuru, Bolu'daki son otel yangınında yaşanan ihmaller. Hepsi ama hepsi değişmeyen aynı aynı kafa yapısının sonuçları (mindset paradigm ve mindset shift konusu). Kime sorsanız ceza alınmadan kurtulacağını ve suçluların ve ihmalci davrananların er geç salıverileceği fikri hakim... Maalesef ben de öyle düşünüyorum.
Çünkü bu konunun özünde şu saklı: soruna yol açan insanlar ile sorunu çözecek olan insanların aynı kişilerden aynı tür ve tipde insanlardan oluşuyor olmasından kaynaklı. Sen, ben ve bizim oğlan. Yani yeğen ve dayı ilişkisi temelde... Babana bile güvenmeyeceksin lafını şiar edinen toplumsal genlerin bireysel adalet söz konusu olduğunda işlerliğini yitirmesi: adaletin kılıcının kesmemesi (bıçak kesmiyor esprisi önemli burada 😉), ve hukukun şumüllendirilememesi konusu.
Üç kavrama dönecek olursak. Tamah açgözlülük demek. Doymak bilmemek. Sürekli daha çoğuna ve daha fazlasına göz dikmek... Kendinizi düşünün sadece. İsteklerinizi, arzularınızı ve içinizde duran o gizli elde etme sahiplenme ve doymama isteğini. Hep bir üstünü isteme kısır döngüsünü. Mutsuzluğun kökenini.
Sinra da bunların bireylerden çıkıp toplumsal bir histeri haline döndüğünü hayal edin. Tıpkı Gazza'da yaşananların buna bir örnek olması gibi. Bolu yangını başka bir örnek. Uyduruk binalarda can verenlere neden olanların buna izin veren yetkililerin zihniyeti de başka bir örnek. Takdir-i ilahi değil bunca şey. Bu kadar basitçe sıyrılmak sorunu çözmüyor asla. Bireysel tercihlerin toplumsal sonuçlarını hep beraberce yaşıyoruz sadece...
Hak çok ilginç bir diğer kavram. Hak, kişinin hukuken korunan ve sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi veren bir menfaattir. Hak, esasen Arapça hukuk kelimesinin tekil hâlidir. Günümüzde ise hak kavramı, kişilerin hukuken menfaati olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca aynı kelime, “gerçek, doğru ve sabit olmak, gerekli ve lâyık olmak, olabilirlik niteliği taşımak, sürekli var olmak, gerçeğe uygun bulunmak; bir şeyi sabit ve gerekli kılmak” anlamlarında masdar ve bu anlamlara dayalı bir sıfat demiş sözlükler. Özetle hak sürekli ve sabit olarak menfaatlerinizin hukuken korunması anlamına geliyor.
Haksızlığa duyarsız kalmak bir insanlık suçu. Lev Tolstoy'un dediği gibi aslında konu: Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın. Zannederim bunu yitirmeye başladık modern toplamda. Üstelik baskıcı totaliter toplumlarda derdest edilme korkusuyla haksızlığa karşı koyamamak büyük bir sorun. Haksızlığı dile getirmek özünde insanî bir haykırış. Bir nebzede olsa bunu yapmaz isek kendi insanlık onurumuzdan vaz geçmiş oluyoruz. Bu duyarsızlık nihayetinde son tahlilde bizi çürütür ve ufalar...
Üçüncü kavram ise benim en sevdiğim sözcüklerden birisi olan itidal. Ölçülülük ve aşırıya kaçmamak demek. Bazen sakinlik ve sükunet soğukkanlılıkla olaylara bakma yetisi anlamında da kullanılıyor. Hava durumlarında sakin ve dalgasız denizler için kullanılan mutedil de aynı etimolojik olarak kökten türeme. Neden itidal derseniz, konunun tamah ile doğrudan ilintili olduğunu fark edeceksiniz. Açgözlülük aslında itidalli olmanın ters yansıması.
Marshmallow testi denilen çocuklar üzerinde yapılan psikilojik bir test var. YouTube'da Michio Kaku yorumuyla izlemenizi tavsiye ederim. Çok da eğlenceli versiyonları var marshmallow testi diye aratırsanız. https://youtu.be/47DmUM7MW7s?si=AN0us9hdfl9BE-PI
Yakın zamanda elde edeceğimiz kısa vadeli keyifler, para, kâr, makam ve mevki, arzular için nasıl uzun vadeli mutluluklardan vazgeçtiğimizi anlatıyor bu bilimsel deney. Yani daha çok para kazanmak için gerekli önlemleri almamak, gidecek paranın hesabını yaparken gidecek canların hesabını verememek. Dolandırıcı müteahhitler ve otel sahipleri bir kenara, aynı şekilde bu önlemleri yaptırım olarak uygulatması gereken yetkililerin (bazen rüşvet, bazen iltimas, bazen de nepotizm şeytan üçgeni etkisiyle) bunları ihmal etmesi...
Bir toplumu en çok çürüten şeylerin başında adaletin tecellisinin tahsis edilememesi gelmekte. Üstelik de adil olarak. Ülkemizde adında "adalet" sözcüğü geçen 4-5 parti kurulmuş bugüne kadar ve iki taneside uzun dönemler hükümetlik yapmış ve halen de yapmakta. Bireylerin, ailelerin, toplumun topyekün olarak içini acıtan konularda duyarsız kalması uzun vadede ciddi toplumsal kırılmalara neden olacak.
Coğrafyanın ne kader ne de keder unsuru olmaması özünde yönetimsel bir meseledir. Tarih bunun yüzlerce örnekleriyle doludur. Roma imparatorluğu da çökmüştür Osmanlı da...Mısır da itidalden uzaklaşmıştır Yunan ve Miken uygarlığı da. Hak ve adaletin erimesi, tamahın dizginlenememesi ve itidalin yitirilmesi hep toplumların çöküşünü hazırlamıştır. İster Gibbon'un kitaplarına isterseniz de Ibni Rüşt'ün yazılarına bakın aynı şeyleri göreceksiniz.
Suç evrenseldir. Tıpkı adalet gibi. Ceza görmeyen her suç bînihâye birer mükafat olarak algılanır ve bu kökleşir ve toplumsal yozlaşma derinleşir, her alana sirayet etmeye başlar. Eğitimde herkese bol not verirsiniz, sonunda liyakatsiz cahil üniversite mezunları dolar her kuruma. İhaleyi tanıdık amca oğluna verirsiniz (tüm partiler için aynı oranda geçerli akceli işlerdir bunlar ve özünde siyasi görüşünüzün hiç önemi yoktur aslında), sonra depremde onbinlerce insan ölür, sonra sa tüm suçlular ya beraat eder ya da salınır ki yeni canlar almaya devam etsinler...
Kötülük insanın olduğu her yerde vardır ve var olmaya da devam edecektir. Yaradılışımız dualist bir mekanizma üzerine inşaa edilmiş en temelde. İnsanın kötülüğünü dair her ne kadar Schopenhauer veya Nietzsche kadar pesimist yorumlar yapmasam da, özünde insan fırsatlar yaratıldığında kötüye meyillidir. Bunu durdurmak bireyler için mümkün değil ise kontrolden çıkılması söz konusu ise bu durumda toplumsal üst akıl ve üst bilinç devreye girmek durumundadır.
İnsanoğlu bildiğimiz diğer tüm canlılardan iki sebeple ayrılır ve diğer türleri ve kendi türünü bunların varlığı ile galebe çalar. Kötülük yapabilme yetisi var iken bilinç ve vicdan sahibi olması ve ikincisi de olumsuz bağlamda yalan söyleyebilmesi ve inkarcı ve isyankar olabilmesi. Yalan söyleyen bir kedi, inkarcı bir maymun gördünüz mü? Ya da keyfi olarak kötü niyetle saldıran bir kaplan?
Sonuç olarak, insan akıl ve irade sahibi bir varlık. Toplumsal olarak yaşama yetisine sahip kolektif bilinç ile mit ve değer yargıları manzumesi üretebilme gibi üst meziyetler ile donatılmış etkin ve proaktif bir prototip. Adalet soyut bir kavramdır ancak insanlar bunun somut olarak tecelli ettiği durumlarda iyilik ve vicdanlarını koruyabilirler.
Bu yangında oğlumun okulundan iki küçük çocuk ve bir öğrencimin oğlu hayatını kaybetti. Hani yangındakileri kurtarmak için tekrar içeri giren yiğit intern doktor ve arkadaşı. Bunlar çok üzücü. Herkese sabırlar diliyorum. Bunların hepsi bizim de başımıza rahatça gelebilir bu ülkede... Birilerinin dinmek bilmeyen tamahı için masum insanların canlarının yitip gitmesine göz yumarsanız, o ülkede müreffeh ve sağlıklı bir toplum inşaasından bahsedemezsiniz...
Adaletin en azından bu kez tecelli etmesi ümidiyle...
Nevfel Baytar
26 Ocak 2025 Pazar
Ankara.
Değerli Hocam, kaleminize sağlık yaşadığımız coğrafyanın sosyo kültürel değer normlarını, olaylara bakış açımızı mükemmel özetleyen bir yazı olmuş.
YanıtlaSil