Fantezi, Arzu, Tamah ve Kanaat
Hayata Dair Aforizmalar 005
Pazar Yazıları No: 068
Başlıktaki ilk iki kelimenin muhtemelen sizi şaşırttığını ve okuma merakınızı kabarttığını tahmin ediyorum. Ancak konumuz çok daha derin ve bambaşka.
Aslında bu konu başlığı sosyal medyada şu aralar sıkça karşıma çıkan bir film kesiti ile ilgili olduğu için çağrışım yaptı ve arzu, fantezi ve tamah üçlüsü konusunda yazma isteği uyandırdı.
Türkçeye "Ölümle Yaşam Arasında" diye çevrilmiş, orijinal ismi "The Life of David Gale" (David Gale'in Yaşamı) olan yönetmen Alan Parker imzalı 2003 yapımı bu filmdeki Kevin Spacey'nin oynadığı o meşhur üniversite amfisi sahnesi beni çok ama çok derinlerden etkiledi.
Filmin konusuna pek girmeden ve şaşırtıcı finali ile ilgili spoiler vermeden, özetle sahne şu: ABD adalet sistemindeki idam cezasına karşı sert söylemleri ile bilinen saygın felsefe profesörü David Gale'in bir üniversite amfisinde - ünlü Fransız psikoanalist Jacques Lacan'ın - "insanoğlunun arzularına dair" çok nitelikli tespiti ile ilgili dersi. Merak edenler için sahne şuradan izlenebilir: https://www.instagram.com/reel/DWUm2emCJuC/
Buradaki cümlelerin çok ama çok derin tespitler içerdiğini düşünüyorum. Fimin farklı sahnelerinde de ilginç dokunmalar var elbette. Ama ben bu sahneyi belki de onlarca kez izledim; bazen peşpeşe ve üst üste - daha iyi anlamak ve kendime dair öz eleştirlerimi daha da içselleştirmek için derinlikli olarak anlamak istedim.
O sahnenin senaryo metnini içeriğine hiç dokunmadan Türkçeye çevrilmiş halini buraya kesip kopyalıyorum. Felsefe profesörünün amfideki öğrencilere bütün hayatı iki dakikaya sığdırdığı bu dersi sizler de bir hayat dersi görüp ,lütfen sizler de dikkatle okumaya çalışın:
Lacan'ın bakış açısına göre, "*Fanteziler gerçek dışı olmak zorundadır. Çünkü istediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda, artık onu istememeye başlarsınız. İsteğin devam edebilmesi için, objesinin sürekli olarak eksik olması gerekir. İstediğiniz o şey değil; onun fantezisidir.* İstek, çılgınca fantezileri destekler. "Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz." derken [Blaise] Pascal'ın anlatmak istediği de buydu. Bu nedenle "avlanmak, öldürmekten daha zevklidir" ya da "ne dilediğine dikkat et" deriz; ona sahip olacağın için değil; ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için...
Lacan'ın verdiği ders, istekleriniz doğrultusunda yaşamak sizi asla mutlu etmez. Gerçek anlamda insan olmak demek, fikirler ve idealler için yaşamak demektir. Hayatınızı istediklerinizin ne kadarını elde ettiğinizle değil, yaşadığınız samimiyet, şefkat ve özveri anlarıyla ölçmek demektir. Çünkü sonunda kendi hayatlarımızı önemli kılmanın tek yolu diğer insanların yaşamlarına değer vermektir..."
Çok ağır sözler bunlar, değil mi? Fantezi ve arzu sözcükleri kimilerinizin zihninin kıvrımlı dehlizlerinde bir takım cinsel göndermeler ile referans bulmuş olabilir. Ama konu bu kadar sığ değil. Fantezi (phantasia - fantasy) sözcüğü - İngilizceye Fransızcadan geçme bir kelime ve görüntü, imgelem veya hoş ve tatlı hayal diye çevrilebilir. Aynı zamanda bir edebi ve görsel sanat türü (bkz. fantezi roman). Eski tabir ile tahayyül veya muhayyile. Bir şeyin gerçekleşmesi için hayalini kurma. Onun hayali ile mutlu olmak bile denebilir semantik düşününce.
Geçen yıl (2025) Temmuz ayında, "Aşk mı Limerans mı?" başlıklı bir yazı yazmıştım. (Kelimeyi bilmeyenler için: limerans kişinin bir başkasına karşı kontrol edilemeyen şekilde saplantılı, hayalci ve idealize edici bir bağ kurması anlamına geliyor.) O dönemde de aşk felsefecisi üstat Alain de Botton'dan alıntı yaparak. Yanlış ve idealize edilmiş bir aşk kurgusu ile birini sevdiğimizi zanneder isek bir tür hüsran ve yalnızlık ile son buluruz diyor üstat de Botton. Lacan'ın aslında dediği gibi: acaba biz gerçekten de o kişiyi mi seviyoruz, yoksa o kişinin bizim zihnimizde yarattığımız bizimle birlikte olması hayalini mi seviyoruz? Bunlar hassas çizgiler.
İşin tuhaf tarafı, tüm bunları duyup, görüp, yaşayıp da hala ders almamış olmak. Bu algı kaybına kesinlikle kendimi de çekinmeden dahil ediyorum. İnsanı anlamaya çalışan bir birey olarak zannederim öğrendiğim (belki de hala ğrenemediğim şey şu: hatalı seçimler yapmak bizi insan yapan şey. "Man is fallible" (insan [hataya] düşer) deniyor Batı dünyasında. Bizim coğrafya da buna "Beşer, [insan bu] şaşar" deniyor. Aslında hikaye ta Adem ve Havva'ya ve oradaki yasak ağaca el uzatmaya kadar gitmiyor mu sizce de? Düşünen akıl sahipleri için, hikaye bu kadar basit ve mitolojik olmamalı, değil mi?
İşte tam da bu noktada 'tamah' dediğimiz şey karşımıza çıkıyor. Sözlük anlamı olarak açgözlülük, aşırı hırs ve bir şeye doymak bilmez bir arzuyla göz dikme demek. Bu bir ahlaki zaaf elbette. Tamah (greed veya averice denilen) yedi büyük ölümcül günah arasında addediliyor Hristiyanlıkta (Hâris ve materyalist Batı'nın ve bence katışıksız biçimde günümüzdeki Doğu'nun da aç gözlülüğünün üst sınırı yok elbette). Tamahkar olmak aslında Lacan'ın fantezi kavramanının doğu dünyasındaki izdüşümü gibi.
Bütün bu üç kavram bizi dördüncü kavrama getiriyor: Kanaat ve kanaatkarlık. Kanaat kelimesinin elbette düşünme, inanç ve fikir gibi anlamları var. Tıpkı fantezi sözcüğünün bir kaç anlamının olması gibi. Ama kanaatkarlık zannederim tüm bu kavramlar arasında en dingin ve en huzur verici kelime.
Kanaat, elindekinden hoşnut olma, azla yetinme, razı olma olarak tanımlanıyor sözlükte. Ancak kanaatin öyle güzel bir anlamı daha var ki; yukarıdaki üç kavramı potasında eritip bir simyacı gibi altına çeviriyor tüm algımızı: "gönül tokluğu".
Gönül tokluğu bütün bu hırs, arzu, tamah ve doymak bilmez istekleri dizginliyor. Bu tokluk, elbette hayata tutunmamak, sadece kıt kanaat geçinip bir hırka bir lokma ile yetinin nutukları atarak gerçekleşemez. (Ki riyakarlık içindeki güç çevrelerinin ve siyasetçilerin ve içi boşaltılmış zeytin-ekmek, "bir hırka ve bir lokma edebiyatı" yapan bozguncuların içine düştüğü sefahat ve talan batalığını da göz ardı etmemeliyiz asla!) Ama konumuz bu kokuşmuşluk değil. Güzel şeylerden bahsediyoruz bireysel düzlemde gönül tokluğundan.
Son olarak, hayalimizdeki idealize ettiğimiz fantezilerimizin gerçek hayattaki olabilme gerçekliğine ait kararlar verirken, hayal (fantezi) ve gerçek (realite) düzlemlerini aynı eşit bir satıh üzerine getirip konuyu - göz ve akıl hizasından - eskilerin tabiri ile muvazeneden geçirip - akl-ı selim ile tekrar kalp ve akl kefelerine bu kararı birer birer koymakta ve neyin ağır neyin hafif bastığını görmekte yarar var. Latince şu deyişte denildiği gibi olmalı belki de kararlarımız ve hayallerimiz giden yoldaki hızımız:
Festina Lente*
*Bakınız: Türkçede "yavaşça acele et" veya "acele et ama yavaşça" anlamına gelen bu motto, hız ve dikkat arasında bir denge kurmayı öğütleyen bir yaşam felsefesidir.
Özetle itidal ve denge önemli...
İyi pazarlar cümleten.
20 Eylül 2026
Ankara