Ana içeriğe atla

Sadeliğin İhtişamlı Zerafeti

Sadeliğin İhtişamlı Zerafeti


Sadelik ve basitlik zannederim ulaşılması en zor mertebelerden birisi. 


Aklınıza gelebilecek tüm alanlarda sadelik ve basitlik mümkün; sanatta, edebiyatta, gündelik hayatın koşuşturmacası içinde, ikili ve toplumsal ilişkilerde, hayattan ve diğer insanlardan beklentilerimizde, yeme ve içmede, giyim ve kuşamda ve elbette nihayetinde son tahlilde; hayata olan duruş ve tutumunuzda bir ayna işlevi görür sadelik... Sizi ve iç dünyanızı yansıtan koca bir benlik aynasıdır sadelik...


Edebiyatta, Yunus Emre ve Orhan Veli'nin az kelimeyle çok şeyi anlatmadaki ifade gücüdür sadelik, tıpkı Pablo Neruda şiirlerinde olduğu gibi. Eğitimde küçük bir çocuğa kuantum fiziğini anlatabilmektir bazen basitlik. Kimi zaman, Japon imparatorunun misafirlerini ağırladığı çalışma odasıdır sadelik denen şeyin mobilya ve dekorasyona yansıması. Kimi zaman, bir Modrian veya Malevich tablosunda kendini bulur sadeliğin zirvesi, bazen de Beethoven'den Für Elise klasiği veya Beatles'tan "Let it be" melodisidir sadeliğin müzikteki vücut bulmuş hali...


Teknoloji ve yazılım söz konusu olduğunda, Google Search Box yalınlığı veya Apple logosu ve tek tuşlu Iphone kullanımı gibidir basitlik (ben farklı kullanım saikleri nedeniye her daim Androidçi olarak kalacağım o başka 😉). Bazen oyunlardaki sade ve naif mantık sürükler ve götürür sizi; ünlü Flemenk litograf M.C. Escher tablolarından esinlenen ödüllü "Monument Valley" oyununda olduğu gibi... Veya kişisel gelişim aplikasyonu "Fabulous'un" arayüzü gibi bir şeydir ileri teknolojide sanat ve estetik. Ya da sadece siyah beyaz e-mürekkep teknolojisi kullanan  e-kitap da devrim yaratan Amazon Kindle mantığı gibi sadece okumaya teşvik eder sizi sadelik ve böylece yazılım dikkatinizi sadece okumaya odaklar; diğer telefon ve tabletler gibi bildirim ve renk cümbüşü ile dağıtmaz dikkatinizi...


Bir eğitimcinin dediği gibidir durum belki de: bir konuyu basitleştirip anlatabiliyor iseniz, onu kavramışsınız demektir... Hayatı anlamak ve anlamlandırmak da böyle bir şey olsa gerek galiba; fazla olan her şeyden feragat ve imtina etme yüceliği olsa gerek basitlik. Sağlıklı yaşam için üç beyazdan uzak durup, az un, az tuz, az şeker ve devamında az yağ kullanmak; sağlıklı ruh hali için de az eşyaya sahip olup, daha az insan ile çevrelemek kendimizi. Ortalamamızı yükselten az ama bize artı değer katan akıllı ve bilge insanlarla çevrelemek gerek kendimizi. 


Yemekten içmekten, lüzumsuz harcamalardan, gereksiz stres ve düşünceden, beynimizi yoran ve zihne ağırlık veren düşünce ve takıntılarımızdan, vaktimizi ve enerjimizi soğuran toksik kişi ve ilişkilerden, para ve maddecilik ile olan aşırı bağlarımızdan uzak kalabilmektir belki de sadelik... Gözü, kulağı, aklı ve zihni yoran ve bunlara ekstra ağır yükler getiren her tür fazlalıktan kaçabilmek belki de sadelik ve basitlik...


Hiç unutmuyorum, yıllar önce idi; daha çok kazanıp daha rahat harcadığım dönemlerde her şey dahil ultra lüks bir tatil köyünde tatilde iken tabağına bir kaç brokoli ve biraz da yeşillik koymuş muhtemelen Kuzey Avrupalı yaşlı bir çift görmüştüm sınırsız yeme imkanı sunan o restoranda sakince yemek yiyen. Ben ise o lüks otele verdiğim paranın "hakkını verme" endişesi ile o an yanlarından elimdeki dev tabak ile geçerken; kebaptan, rus salatasına, tatlıdan kızartmaya kadar birbirinden alakasız on ayrı şeyi zorla taşımaya çalışırken hissettiğim doymak bilmeyen tamah hissimin bana yaşattığı utanç duygusu idi sadece... 


Sadelik, en öz haliyle aşırı olan her şeyden uzak durmak, bir tür arınma ve fazlalıklardan kaçınma olarak da görülebilir; özellikle de ruhu yoran şeyler konusunda. 


Günümüz Türkiye’sinde hızla zenginleşip devlet imkanlarını çalıp çırparak rant kazancı ile semirmiş yeşil sermayenin şatafatlı hayatı zenginlik zanneden gösteriş budalası Müslüman görünümlü kapitalistlerin aksine; "gerçek bir sufi geleneğinde" olduğu gibi hiçliğe ve yokluğa doğru ilerlemektir sadelik, her şeyi geride bırakabilme cesaretini göstererek ilerlemektir... "Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?" diyen İbn-i Arabi gibi varoluş kaygısının en derinine inmektir belki de? Veya Japon İkegaisi veya Kuzeyin Hyggee'si gibi her tür dinginliği sade dostluk sohbetlerinde aramaktır mutluluğun basit tanımı? Göz yormayan ergonomik Ikea mobilyası gibi bir şey belki de evdeki sükunet? 

  

Bunca gürültülü ve tantana içerisinde; ses ve çevre kirliliğine bulanmayan seçim kampanyaları olan bir ülke hayali ile yaşanabilen sakin bir dünya da olabileceğini hayal etmektir sadelik? Ranta rant katmak için yapılan bir yarışa alet olmamayı başarmaktır bazen de toplumsal sadelik?


Konu aslında basit. Sadelik aynı zamanda kendiyle barışık bir ruh hali için; fazla endişe ve kaygılardan uzak durarak, olanı olduğu gibi kabullenme ve başkalarından az beklenti ile yetinme mertebesine ulaşma yolculuğumuz galiba? 


Şu yanlış anlaşılmasın asla: paramız pulumuz hiç bir malımız mülkümüz olmasın, fakirlik, açlık ve sefalet içinde yaşayalım değil kesinlikle buradaki konumuz... Bundan çok daha ileri bir zenginlikten bahsediyorum... Parayla elde edemeyeceğiniz doygunluk ile yoğrulmuş bir sadelik benim kast ettiğim. 


Dingin, sade ve sakin bir haftaya merhaba diyebilmek ümidiyle mutlu pazarlar....




Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...

Bir Pazar Kahvaltısı

Bir Pazar Kahvaltısı  Pazar Yazıları No: 027 Bugün güzel pırıl pırıl ama kasvetli bir Pazar sabahı Ankara'da. Hava açacak birazdan biliyorum. Yeni başlayacak olan yoğun bir haftanın habercisi bugün.  Tatilin son günü. Sabahın erken saatlerinde üniversite sınavına hazırlık koşturmacasına başlayan oğlumu dershanesine bıraktım ve bir U dönüşü ile hemen eve geri döndüm.  Balkonumdan kızıllı morlu yapraklı rengarenk ağaçların kümelendiği yemyeşil koruluğa şöyle bir baktım. Önümde uzanan suni uydukentin yüksek binalarının arasında, karşımdaki tepede göğe yükselen mimari harikası şadırvanlı ve dört minareli cami külliyesine selam verdim uzaktan...  Sonra bir gün önceki sağanak yağmur sonrası gelen tertemiz havayı ciğerlerime çektim. Balkondaki raflarda rengarenk saksılara dizilmiş bitap düşmüş çiçeklerime baktım. Yeniden canlanmaya ihtiyaçları vardı. "Benim gibiler..." diye geçirdim içimden. Kaderdaşlarım benim... Soğuk ve karlı bir Ankara Mart'ında bilmem kaçın...