Ana içeriğe atla

Awunbuk Kavramı ve Yalnızlık Üzerine

Awunbuk Kavramı ve Yalnızlık Üzerine

Bugün yalnızlık kavramı üzerine yazmak istiyorum. Geçmiş ve yeni yaşanan bir kaç anı ve bazı kişiler üzerinden konuyu kendi zaviyemden anlatmaya çalışacağım. 

İki haftadır yazı yazmıyordum. Bu süre içerisinde pek çok şey oldu. Çalıştığım üniversitede iki haftadır derslere giriyorum. Oğlum kendi üniversitesinde bölümdeki ilk haftasını tamamladı. 

Son iki haftadır güzel yurdum yine her zaman bildiğiniz gibi, bu coğrafyanın ahlaki yozlukları tam gaz ve artarak devam ediyor: Talan, nepotizm; fan fin fon işleri... A harfiyle başlayan adalet kavramının A'sı bile bazıları için çoktan çökmüş olduğunu gördüm. Ülkenin milyarlarca dolarının hortumlandığını görüp, neden fakirleştiğimizi, neden sürekli enflasyonun yükünün fakir halka ödetildiğini, neden bizlerin alım gücünün sürekli düştüğünü; halkın vergileri ile halka gitmesi gereken paraların lağım borularıyla nerelere akıtıldığını daha iyi anladım bu bir iki haftada... Neden çalmayı bilmeyenlerin fakir kalmaya mahkum edildiğini duydum, çalmanın günah olduğunu söyleyen dillerden. Hırsızlığın; fakirlere hırka ve lokma teranesi okuyanların bir kimlik tercihi olduğunu da anladım... 

Bu konularda yazı yazmayı aklım değil; artık midem dahi kabül etmiyor. Aslında o kadar ağır şeyler yazmak istedim ki bu konularda. Ama neticede vardığım nokta şu: Tamah kavramı - hırsızlık ile birleşince çok farklı hale geliyormuş: Bu arada araştırma yapınca hırsızlığın otuza yakın ayrı türünün olduğunu gördüm; bir tek soru bile çalmanın, akademik intihal yapmanın ve birini öldürüp can almanın da aynı türde hırsızlıklar olduğunu öğrendim. Şayet doğru ise Musa'ya gelen On Emrin tamamının ... yapMAyacaksın ile olumsuzluk kipi ve emir cümlesi ile bittiğini öğrendim.

Sonra, G. Orwell'in meşhur satirik distopik romanında, Hayvanlar Çiftliği'ndeki, Napoleon ve yardakçısı Squaeler'in yarattığı adil dünya geldi aklıma. Bazılarının daha eşit olduğu değil ama gerçekte herkesin eşit olduğu dünyaları; asr-ı saadetleri, iki mumu olan Ömerleri, yamalı hırka giyen Muhammetlerin dünyasını - paralel evrenler olarak hayal ettim. Adaletin keskin kılıcının ve iki kefesinin denk olduğu ve sadece belli zümreye ait olmadığı bir dünya hayal ettim. 

Orwell, cehalet güçtür demişti bu romanında. Ben de kendi cehaletimi düşündüm. Atalet (inertia) içindeki tepkisiz ve boyun eğmiş halimi düşündüm. Bitti. Hesap vermenin bu dünyaya ait bir kavram olup olmadığını düşündüm. O da geçti. Şu anda çok mutluyum. Öğrenilmiş çaresizliğin toplumsallaşmış ve ruhsuzlaşmış halini içime çektim - mis gibi. Thomas Gray'in ta 1742'lerde dediği gibi: Ignorance is bliss (bilmemek mutluluktur). Çok mutluyum ben yine. Ve evde tek başımayım yine. Bu nedenlerden olsa gerek, iki haftadır yazmaya elim gidemedi. Aşırı mutluluktan yani... Yanlış anlaşılmak istemem. Yoksa her şey çok güzel... 

Gelelim konumuza ve anılara. Awunbuk kavramını ilk kez "Ayak İşleri" adlı bir absürt komedi dizisinde duyduk oğlumla. Satranç turnuvalarından arta kalan zamanlarında, birlikte bu ilginç bir absürt komedi / kara mizah denilen komedi dizisini izliyoruz; "binge watching" denen tarzda, peşpeşe yani... Beraber değişik sahnelerde diziyi durdurup kavram kritiği yapmaya çalışıyoruz ara ara. 

Senarist Caner Özyurtlu'nun başarılı işlerinden biri bu dizi. #ayakişleri . Bu dizi aslında biraz Tarantino tarzı, Pulp Fiction, Reservuar Köpekleri esintileri olan veya Guy Ritchie'nin Snatch'i tadında güzel bir dizi... Mafya'nın ahlakı, felsefesi sorgulanıyor iki zıt karakter kurgusu üzerinden: felsefe okumuş mafya çırağı Evren ile onun hocası tetikçi Vedat abi diyalogları içinde geçen bir kavram awunbuk... 

Bizim öğrencilik yıllarımızda da popüler kültürde benzer bir anlam ruhuna sahip - antropolojide geçen 'ubuntu' kavramı vardı. Şimdilerde teknoloji dünyasında bir Linux yazılımının adı ama felsefesi Afrikalı çocukların paylaşma ve mutlu olma felsefesine uzanıyor. Bilge adam Desmond Tutu'nun da dediği gibi konu eşitlikçi paylaşmak. İlkel addettiğimiz kabile Afrika'sında toplumsal adaletin en basit ifadesi ubuntu... 

Dizide bir kaç kez tekrarlanan "awunbuk" ise şu anlama geliyor: Misafirler evden ayrıldıktan sonra geride kalan boşluk, çöken hüzün ve duygusal ağırlık hissi. Kelime şu etimolojik olarak şöyle anlatılabilir: Dünyada 1500 civarı dilin konuşulduğu Okyanusya bölgesinde yer alan Papua Yeni Gine'de yaşayan Baining halkının diline ait bir kelime aslında awunbuk. Baining halkı, misafirler gittiğinde havada kalan bu ağır ve hüzünlü enerjinin evde kaldığına inanmakta. Bu ağırlıktan kurtulmak için dışarıya bir kap su bırakıyorlar. Su, bu duygusal negatif yükü emiyor ve ertesi sabah erken saatlerde bu su dökülerek ritüel tamamlanıyor. O yalnızlık hissi suyla gidiyor. 

Bu hissi hepimiz hissetmişizdir. Evdeki o hüzün. Kalabalık çoşkusunun ardından gelen sessizlik. Bayram günlerinin sonunda tüm misafirler gittikten sonra yaşlıların evinde yaşanan o gri hüzün. Ya da ileride tüm çocuklar evden uçup gittikten sonraki yalnızlığın verdiği kasvetli ruh hali... Daha da ötesi, bir yakınınız vefat ettiğinde onun tekrar gelmeyeceğini bilmenin verdiği o sisli lâl olmuş hâlimiz.  

Yıllar önce, çalıştığım bir üniversitede yaşça büyük bir hocamız bu durumu anlatmıştı. "Sen, eşin ve çocuğun ile aynı evdesin ve yalnızlığın ne demek olduğunu bilmiyorsun ki daha!" demişti bana. Eşinden yıllar önce ayrılmıştı. Çocuğu başka bir ülkede üniversitede okuyordu. Tüm o zenginlik ve yüksek yaşam standardına rağmen, bana yalnızlık - yaşadığında göreceğin ve hissedeceğin bir güçlü duygu demişti, anlatmakla olmuyor... Bu sözlerin anlamını daha yeni yeni içselleştirip, deneyimleyip anlamam mümkün oldu... 

Yalnızlık Allah'a mahsus derler büyükler. İnsan evde bir sese bir tıkırtıya muhtaç diye de devam ederler. Her ne kadar insanlar, tek başına mutlu ve güçlü olmaktan ve bunu başarmaktan iyi bir meziyetmiş gibi bahsederek, üst perdeden dem vursalar da, konu aslında öyle değil. İnsan yaratılışı gereği, sosyal bir hayvan (canlı?). Tek başına sürekli bir mutluluk halinden bahsetmek; insana özgü bir durum da olamaz. Bu özünde, insan fıtratına aykırı bir durum. 

Akademik araştırma alanında yapılmış tarihteki en uzun (85 yıllık bir araştırma) ve en kapsamlı (724 kişi) çalışma, Harvard Üniversitesi tarafından mutluluk üzerine yapılmış. Merak edenler, sadece 20 dakika ayırarak, TedTalk'a Robert Waldinger yazıp Türkçe altyazıyla da seyredebilir. Kesinlikle izlenmesi gerekiyor. Bir hoca olarak, istisnasız her sınıfıma izlettim bu videoyu, dersten vakit ayırıp, öğrencilerin düzeyleri ne olursa olsun zorla izlettim onlara... 

Konu özetle şu: en mutlu insanların, bir arkadaş grubunun aktif bireyi olan bireyler olduğu gözlemlenmiş. Konu para, zenginlik, muhit, aile, çoluk, çoçuk, gelir düzeyi vs değil. Sadece sosyal çevre. Bu kapsamlı çalışmada yer alanların büyük bir kısmı (85 yıl boyunca her yıl mülakat yapılan kişiler) çoktan vefat etmiştir zannederim. Aralarından, orta hallilerin yanısıra, ABD başkanları bile çıkmış. Ama mutluluk; asla yalnızlıkla aynı cümlede geçmiyor bu bağlamda... 

Elbette hepimiz ara ara, tek başımıza kafa dinlemek, kendi kabuğumuzda inzivaya çekilmek, tek başımıza sükunet ve dinginlik içinde kalmak isteriz. Bu da çok doğal. Ama tek olmak ile yalnız olmak aynı hisleri ve duygu durumlarını anlatan benzer kavramlar değil. Tek olup yalnız olmayabilirsiniz. Tek başına ayakları üzerinde durabilmek psikolojik bir durumdan daha ziyade sosyolojik veya yerine göre iktisadi koşullarla ilgili başka bir zeminin kavramıdır. 

Bu dizinin 3. sezonunun 2. bölümünde Korkuluk Vedat karakteri var; ölüm döşeğindeki bir mafya babası. İnanılmaz lüks bir taş evde tek başına yaşayan eski bir mafya babası neden mafya camiasındaki lakabının korkuluk olduğunu anlatıyor, güzel bir felsefi öykü ile. Tanrıya bir öykünme var orada, yalnızlaşma aslında bir tür elini eteğini dünyadan çekme demek. 

İnsanlar elbette farklı sebeplerle yalnız kalıyorlar. Bazen tamamen biyolojik bir süreç neticesinde, yaş ile birlikte çevrenizdeki insanlar bir bir hayatınızdan çıkabilirler. Bunu yaşayan yaşlı insanlar tanıyorum. Çok kısa da olsa küçücük bir ziyaret bile onları çok mutlu ediyor. Bunu görüyorum.

Fark ettiyseniz, suçlulara verilen en ağır ceza, tek kişilik hücre hapsidir. İnsanı hayattan izole etmek - başkaları ile görüşmesini engellemek, özgürlüğün ve insan olmanın temel normlarının üstünü çizmek demek bu ceza özünde. Manastırlarda, çilehanelerde yapılan inziva ritüelleri aslında kendini bulup, topluma faydalı olmak için yapılan arınma süreçleri. Bir ceza değil, topluma daha faydalı bir birey olma hedefi; tek başına kalıp içsel tek kişilik karanlığı görüp, sonra da başkalarına ışık olma çabası... 

Paylaşmak iyidir. Birlikte yaşlanmak, beraber sohbet edebileceğiniz bir çevrenizin, arkadaş ve akraba grubunuzun olması iyidir. Kapanmak ve kendi ruhuna duvar örmek hem sağlıklı hem de insani bir tutum değildir. Arada yapılan yalnızlık ve zihinsel arınma ve düşünme (tefekkür?) maksatlı mini es vermeler elbette gerekli. Mesele bunun bir yaşam tarzı olamıyacak kadar insana has bir durum olmadığı anlamakta yatar. 

Benim aklımdaki yaşlılık ve yalnızlık resmi çocukluğumdan beri hep aynı resim oldu: Bir sonbahar günü, bir parkta bastonu ile birbirine tutunarak yürümeye çalışan yaşlı iki büklüm, saçları ağarmış ama mütebessim bir çift. Herkese nasip olması dileğiyle, iyi pazarlar... 

4 Ekim 2026
Ankara

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Kalbin Anahtarı

Kalbin Anahtarı  Kilitledim kalbimi Tek anahtarı elimde... Açıldım bir tekneyle  Dalgalı engin denizlere... İlerledim pupa yelken Köpüklü dalgalar peşimde;  Bir koy aradım önce  Yakamozlar eşliğinde  Durdum bir adanın Kuytuluk gölgesinde. Tan vaktiydi zaman: Hayat yeni güne gebe...   Ustarmaçada çırpıntı sesleri  Minik balıklar sabah gezmesinde... Çapayı bıraktım derine; sakince. Kaloma mesafesince gitti en dibe... Sustu zincir şakırtıları  Ellerim küpeştede  Kemereye dokundum Sıcacıktı anahtar elimde... Son kez baktım  Kalbimin kilidine Ve fırlattım anahtarını Alabildiğince ötelere... Süzüldü havada önce... Suda halkalar oluştu  Peş peşe ve sonra Kayboldu anahtar  Sonsuz mavilikte... Durdu zaman Duruldu mekan Hemhal oldu  Ezel ve ebed İşte o an... Süzülen bir martı kadar Özgürdü artık yüreğim  Yok bir bekleyenim; Ne de beklediğim.. Gönlüm dingin  Gönlüm müebbette  Huzur içindeyim Kalbim emin ell...