Ana içeriğe atla

İğreti Hayatlar

Hayata Dair Aforizmalar 002
İğreti Hayatlar
Pazar Yazıları No: 065

Bu önemli günde kendime dair - benim bile tuhaf bulduğum - bir tespitim oldu. Kendime kızdım bir taraftan da; bu geç kalınmış ve öğrenilmiş çaresizlik halet-i ruhiyemi bir an evvel kırmam gerektiğini de teessür ile fark etmiş oldum. Birazdan başlıktaki "iğreti hayat" ne demekmiş anlatacağım. 

Bugün 30 Ağustos. Zafer Bayramı. 

Milli mücadelenin en yoğun geçtiği topraklarda dünyaya gelmiş muhacir ve fakir bir ailenin vatan evladı olarak, "iğreti hayatlar" ne demektir ve bu iliklerimize kadar nasıl işleyip sirayet etmiş ve tüm sosyo-genetik kodlarımıza kadar nasıl nüfuz etmiştir konusuna dair sosyolojik tespitimi bir AVM'nin Food Court'unda yemek yemeye çalışırken orada bir masaya ilişmeye uğraşırken tesadüfen fark ettim... Aslında içimi acıtan kendime dair bir tespit oldu bu... 

İnsanoğlu - son tahlilde - bir tür pişmiş bir yiyecek gibi. Siz isterseniz bu ürüne peynirli gözleme deyin, ister ıslak kek, ister karnıyarık; ister beyti kebabı, isterseniz de menemen deyin, fark etmiyor. Bizler çok farklı (ham) maddelerin bileşeniyiz. Kumaşımız farklı farklı. 

Öte yandan nihai ürünün ortaya çıkabilmesi için sadece malzemelerin ne başlı başına varlığı ve ne de kalitesi ve tazeliği yeterli değil; bunların ürün türüne göre kesilmesi, doğranması (küp küp, Jülyen vb) belki öğütülmesi, çırpılması, kızartılması veya haşlanması gerekiyor. Bunlar süreçler. Tıpkı bizim hayatımızda yaşadığımız ve bizi pişiren olaylar, travmalar, kazalar, hayatımıza giren insanlar ve onların baharat tadındaki hatıraları gibi.

Bir de üçüncü unsur olarak zaman mefhumu var. Çok bekletirseniz yemek yanabilir, eriyebilir, kuru kalabilir. Ya da tersi; çiğ veya 'tapsak' bir tat bırakabilir ağızda. Zaman yemeği en çok etkileyen unsurlarn başında aslında; hangi malzeme ne kadar pişecek, ne zaman ikinci veya üçüncü malzeme dahil edilecek; ne kadar kısık ateşte durduktan sonra soğumaya veya servise hazır hale gelecek? 

Tüm bunların olması da yetmez; güzel bir sunum ve pişmiş ürünü çeşnilendirmek de gerebilir; soslar, baharatlar, yanlara konulan mini yenilebilir lezzetler ve süslemeler, tabaklama ve elbette tüm bu sunumun gerçekleştirildiği ortam ve mekan. 

Yiyecek benzetmesinden hareketle biz insanlar da böyle şekil kazanıyoruz aslında. Kimimiz dağ başında koyun güden çobanın heybesindeki yanık ahlat ağacı isi kokan lor peynirli el açması yanık gözleme gibiyiz; kimimiz köz ateşte yağ tenekesi üzerinde pişen midyeyiz belki; kimimiz de posh bir muhitte butik bir Michelin yıldızlı ultra lüks restaurantta Domaine de la Romanée-Conti; Pinot Noir bazlı Bordeaux şarabı eşliğinde Tibet tuzu ile hafifçe oğularak marine edilmiş oleajinöz oranı yüksek orta az pişirilmiş bir dilim A4 Wagyu eşliğinde sunulmuş füzyon bir tabak da olabiliriz... Bunların hepsi hayattan ve hepsi insana dair...

Ankara'nın en kalabalık yemek katına sahip olan bir AVM'sinde bir iş görüşmesi için bir arkadaşımı beklerken o katra bulunan yüzlerce plastik masadan birinin sandalyesine iliştim. Hem pazar günü hem de 30 Ağustos etkisiyle olsa gerek; oldukça kalabalıktı. Her profilden ve sosyo-ekonomik katmandan insanlar fast food tarzı o günkü öğünü kurtaracak bir şeyler yemekle meşguldü. 

Üç saatlik bir dersin ardından sırf mide kazıntımı ya da hafif açlığımı bastırmak için; bir kase çorba içmeye karar verdim. Elbette karton bir kutu ile verildi çorba, şeffaf ucuz plastikten ve hiç de ergonomik olmayan bir kaşık eşliğinde. 

Konu sadece anlık açlığı bastırmak olunca ve saat 14:30 civarında yarım saat kadar da boş vaktim var iken bu durumu pek de önemsemedim. Zira niyetim gerçek yemek tadında bir yemek değildi oraya gelirken... Spontan bir dürtüyle oldu yemek işini aradan çıkartmak.

İşte tam bu noktadan itibaren kendime çok ama çok kızdım... Kendime - öz benliğime - yaptığım şeye... Plastik sandalyeye iğreti oturdum. Ne masaya yakın ne sandalyeye yerleşmiş halde buldum kendimi. Bir tür mikro araf gibi. Ne orada - ne burada... Ne sandalyede duruyor bedenim ne de masaya yakın dirseklerim. Tıpkı Dante'nin Purgatorio'sunda gibiyim... Birden bir sürü şey aktı geçti o an zihnimden... "Stream of Consciousness" denen edebi yazım türü gibi aktı her şey zihnimde...

Ne düzgünce oturmuş sandalyeye sırtımı yaslamıştım ne de masaya yakındım. Hani her an bir alarm çalacak da menfezimsi bir siperden ilk hücum emriyle cepheye koşacak bir acemi askerin tedirginliği gibi... Ya da tesadüfen katıldığı halkadaki aile diziminde tüm sülalesi oradan oraya sürülmüş isyankar bir beyliğin beşinci nesil yersiz yurtsuz bir bireyi gibi kendini hiç bir yere ait hissetmeyen bir adam hali idi o an hissettiğim... Ne masadayım ne de yemekteyim dedim içimden o an...

Oldum olası bu dünyaya ait hissetmedim ki kendimi dedim sonra... Sonradan görme cahil zenginlerin kitsch tarzı döşenmiş ofislerinde duvardaki sahte altın suyu varaklı- yaldızlı tuğra gölgesindeki devasa deri koltuğa iki bacağını açarak yayılmış ve ömründe hiç kravat görmemiş - parlak siyah rugan kemerden taşmış - beyaz gömleğinin kıvrılmış yenlerinden sarkan kıllı parmaklarındaki gümüş akik yüzüğünü gerine gerine koltuğun üzerine atacak kadar rahat yayılamadım ben bu fani dünyaya - bu sözde mütedeyyin ama gerçekte ise kurt görünümlü çakal adamlar gibi olmadın - olamadın şu fani hayatta be Nevfel dedim içimden. 

Annen baban deden ninen hep sana mülayim ve mutevazi olmayı; hak yememeyi; kıt kanaat de olsa haram lokma yememeyi öğütlemiş tüm ömrün boyunca. Hakkın olmayan şeye göz dikmemeyi dinlemişsin büyüklerinden her bayram ziyareti sohbetinde. 

Dedenden şark cephesinden Anadolu'ya postal köselesi yiyerek hayatta kalmak için aylarca yürümek zorunda kaldığı hikayeleri dinleyerek büyümüşsün. Tek bir soruyu sınavdan önce görmenin bile büyük bir hırsızlık olduğu ve hırsızlığın da dünyadaki en büyük günah olduğu öğretilmiş sana bütün hayatın boyunca... Sana ait olmayana bakmaya bile tevessûl etmemişsin ki sen... Bu halinle sen bu fani dünyada nasıl kasılarak ve yayılarak öyle bir deri koltuğa oturabilirsin ki dedim kendime... Sandalyeye bile her an düşecek gibi oturmuş iken kendi kendime... 

Coğrafya kaderdir elbette. Hatta doğduğun ev de kaderindir nihayetinde... Geldiğin yer önemlidir. Ama bir çeki düzen ver kendine... Otur düzgünce sandalyene parasını alın teriyle ödediğin bir tas çorbanı sakince iç; yanında iki dilim ekmeğini ye... 

Mutlu ol. Kursağından hakkın olmayan hiç bir şey geçmedi şu ana kadar senin. Kimseye hakaret etmedin. Ahlaklı iş yapan hiç kimseyi mesleği ve eğitimi nedeniyle küçük görmedin sen. Düzgün bir anne babanın evladısın. Kendi evladın da bu konularda senden bile daha hassas; hak hukuk bilir kimsenin tek bir kuruşluk hakkını- senin gibi o da - yemez... yalan söylemez. 

Son zamanlarda hayatımda olan yakın bir yol arkadaşımın bana son bir yıldır yaptığı katkısı geldi sonra aklıma. Elbet bizler faniyiz; elbette hayat kısa ve geçici. Amma velakin düzgünce yap işlerini yemeğini de doğru dürüst ye; tek başına kahvaltı hazırlarken bile; güzel bir tabakta peynirini zeytinini koy; kahveni kendin için demle. Masana otur güzelce ve sakince ye sakince yudum yudum kahveni çayını iç... 

Sonra düzgün ve uyumlu giyin... Artık sana yakışmayan ve üzerinde düzgün durmayan kıyafetlerinden vaz geç. Saçına sakalına traşına kılık kıyafetine oturuş kalkışına özen göster ve dikkat et... Öz bakımını asla ihmal etme. Kimseyle görüşmesen bile kokunu sür; saçını tara. Kahveni en güzel fincanında iç. Bunları geri bırakma. Kahve çabuk soğur fincan ise elbet kırılır bir gün; önemlisi kendine olan öz saygını asla yitirme... 

Kısaca bu hayatta iğreti durma... Omurgana hep sahiptin yine sahip çık. Onurunu ezdirecek hiç bir şeye fırsat verme...Para ve mevki için eğilme ve hiç bir çıkar için iki yüzlü olma. Amma velakin bezgin bir seyyah gibi de ortalarda savrulma... 

Bana bunları tekrar yakalama fırsatı verdiği ve kendi öz değerimi bana tekrar hatırlattığı için bu can dostuma teşekkür ettim; içimden uzaklara selam gönderip... Sadece yemek yiyeceğim ve bana aslında on dakika kullanma süresi verilmiş olan gri plastik sandalyeme daha sağlam oturdum bu kez. Tatsız ve ziyadesiyle sulu bırakılmış çorbamı şikayet etmeden keyifle içtim. Hayatımda olan insanlara teşekkür ettim... 

En önemlisi de artık bu hayatta iğreti oturmamaya ve iğreti durmamaya söz verdim. Kendimle tekrar barıştım. Kendini bilen bir Stoacı edasıyla yerimden kalktım. Bir amentü gibi şiar edindiğim "amor fati" felsefemi cebime koydum... Neredeyse her yere yazdığım gibi "memento mori - memento vivere" diyerek içimden; yerimden doğruldum ve masadan başka biri olarak kalktım. 

30 Ağustos 2026
Pazar
Ankara



Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile" Kavramı Üzerine

"Aile" Kavramı Üzerine Yıllar yıllar önce Bilkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı olarak, (Faculty of Humanities and Letters), bölüm öğrencilerine "Eleştirel Okuma ve Etkili Sunum" dersleri vermekteydim.  Öğrencilere bir konuyu inceler ve irdelerken, "Socratic Questioning" (ard arda sorular sorarak konunun farklı yönlerini derinleşme denebilir bu kavrama...) denen yöntem ile onları verilen konuyu algılamaya ve farklı cihetlerden ve perspektiflerden konunun "olası farklı yönlerine" bakmaya ve "farklılıkların farkında olmalarını kavratmaya" çalışıyorduk kendi çapımızda.  Bu ders daha sonraki akademik, mesleki ve yöneticilik hayatımda çok ama çok işime yaradı. Yazı yazarken de faydasını gördüm. Özetle öğrendiğim şey basitçe şu oldu: "Her konunun farklı yüzleri ve boyutları olabilir; tek bir cihetten konuya bakmak sığlıktır; zira hayat böyle akmaz, empati de yapmak gerekir..." Ülkenin durumunun farkındasınız. C...

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Kalbin Anahtarı

Kalbin Anahtarı  Kilitledim kalbimi Tek anahtarı elimde... Açıldım bir tekneyle  Dalgalı engin denizlere... İlerledim pupa yelken Köpüklü dalgalar peşimde;  Bir koy aradım önce  Yakamozlar eşliğinde  Durdum bir adanın Kuytuluk gölgesinde. Tan vaktiydi zaman: Hayat yeni güne gebe...   Ustarmaçada çırpıntı sesleri  Minik balıklar sabah gezmesinde... Çapayı bıraktım derine; sakince. Kaloma mesafesince gitti en dibe... Sustu zincir şakırtıları  Ellerim küpeştede  Kemereye dokundum Sıcacıktı anahtar elimde... Son kez baktım  Kalbimin kilidine Ve fırlattım anahtarını Alabildiğince ötelere... Süzüldü havada önce... Suda halkalar oluştu  Peş peşe ve sonra Kayboldu anahtar  Sonsuz mavilikte... Durdu zaman Duruldu mekan Hemhal oldu  Ezel ve ebed İşte o an... Süzülen bir martı kadar Özgürdü artık yüreğim  Yok bir bekleyenim; Ne de beklediğim.. Gönlüm dingin  Gönlüm müebbette  Huzur içindeyim Kalbim emin ell...