Ana içeriğe atla

Degisim

Değişim

Uzun süredir yazmakta zorluk çekiyorum... Bunun nedeni inanılmaz hızla değişen ülke gündemi; üst üste gelen ve ardı arkası kesilmeyen doğal felaketler, gündemimize giren masalar, koltuğa yapışanlar, masadan kalkanlar, masaya oturmak isteyenler, istifa ve istifade arasına sıkışıp kalan bürokratlar, helal ve haram kavramlarının iç ters açıyla sinüzoidal eğriler çizmesi, ters yüz edilip iğdiş edilmiş kavramlar bulamacı ve kakofonisi, seçim, geçim, gaflar, potlar, yardım derneklerinin acınacak hali vs vs derken akıp giden zaman ve yerinde durmayan bir hayat ve bu evrenin.en esaslı gerçeği olan devinim... 

Bu hızlı gündem içerisinde değişim kavramına takıldı aklım; zaman, görecelilik, takvim, biten Mart ayı, depremin üzerinden geçen 40. gün sonra 50. gün derken yok olan ve yeni kavramlara evrilen bir ülkenin bireyleri olmanın verdiği dayanılmaz ağırlığın hafifletici bir yanının kalmaması... Tüm bu kaos içinde bir haber çarptı gözüme: "İnterstellar filmi gerçek oldu: dünyaya dönen astronot uzayda 0.2 saniye fazla kaldı"... Çok önemsiz bir zaman dilimi değil mi 0.2 saniye? Ama depremde uzun bir süre olabilir... Nereden baktığınıza bağlı bir izafiyet problemi aslında... 

Tıpkı zaman ve zamana bağlı kavramlar - Heidegger, Zeitgeist gibi sözcükler kafamı kurcalarken, “değişim” kavramının en etkin üç  çağrışımı geldi aklıma. Bunu tarif etmek için, farklı filozofların ve yazarların bu kavramı eserlerinde nasıl anladıkları ve aktardıklarını düşündüm hızlıca. Yarım yamalak bildiğim Heraclitus ve Parmenides'in zıt görüşleri ile Kafka'nın Metamorfoz (Dönüşüm?, Değişim? ya da Başkalaşım? adlı çevirileri var zannederim) adlı romanı geldi hemen aklıma...

Herakleitos her şeyin sürekli değiştiğine ve zıtların aynı olduğuna inanan bir Yunan filozofuydu.  "Aynı nehre iki kez girilemeyeceğine, çünkü her zaman yıkanılan suyun farklı aktığını" nehir metaforu ile anlatmaya çalışmıştı. Rakip düşünür Parmenides ise Heraclitus'un değişim görüşüne meydan okumuş başka bir Yunan filozofuydu. Hani bizim takıştığımız Yunanlılar. Gerçekte hiçbir şeyin değişmediğini savundu;  sadece duyularımız değişimin görüntüsünü iletir diyordu. Varlığın bir olduğunu, değişmediğini, ezeli ve bölünmez olduğunu, yokluğun imkânsız olduğunu iddia etti. Yani değişimin sanrısal olabileceğini ileri sürdü.

Kafka ise çok bilindik Gregor Samsa karakteri üzerinden dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanan bir biçarenin aklı ile değişimi aktardı bize... Bu saçma ve şok edici değişim, Gregor'un sadece fiziksel durumunu değil, aynı zamanda ailesiyle olan ilişkisini, işini ve kimliğini de etkilemişti.  Hikaye, yabancılaşma, suçluluk, sorumluluk ve özgürlük gibi temalar üzerinden değişimi sorgular özünde. O da ayrı bir metafor kullanır sırt üstü uyanan bir hamam böceği benzetmesi üzerinden... 

Bu bağlamda, bu üç örneğin değişime farklı bakış açıları gösterdiğini söyleyebiliriz: Herakleitos değişimi evrensel ve kaçınılmaz olarak görür;  Parmenides, değişimi yanıltıcı ve imkansız olarak görür;  Kafka, değişimi keyfi ve trajik olarak görür. Bu yüzden değişim güçlü bir kavram... Çarpan etkisi çok büyük. ABD siyasetin renkli ve gerçekten akıllı ve non-WASP siyahi siyasetçisi Obama'nın seçim sloganı "Change" ve "Yes, we can" idi 44üncü başkan olurken. 

Değişim - atalet-in aksine (yeni Türkçesi 'süredurum' bu arada!) hareket ve başkalaşım içeriyor. Aslında evrende var olan diyalektik anlamda devinimi barındıran bir kavram... 2023 yılı beni korkutuyordu on yıllar öncesinden kendini gerçekleştiren bir tür kehanet gibiydi benim için... Fazla komplo teorisi okumaktan kaynaklanan bir tür hurafe gibi bir çağrışım idi... Tarih atmam gereken evraklarda ısrarla 2023 yerine sürekli 2032 yazıp durmam ne tür bir bilinçaltının dışavurumu acaba? 😉 Afezik bir hata olduğunu varsayarak tamamlıyorum gecikmiş yazımı...

Güzel şeyler olsun bu coğrafyanın insanlarının hayatında... Yeryüzünün belki de en mümbit, en güzel mozaiğinde yaşıyoruz. Hem jeostratejik hem jeopolitik hem de jeolojik olarak tam bir geçiş sürecindeyiz. Tektonik hareketler bile bunu pekiştiriyor. Üç büyük hareketli kayaçın ve plakanın kıpırtısı yüzbinlerce can aldı... Pek çok taş yerinden oynadı. Sahne değişti... Dünyayı algılama biçimimiz farklılaştı bu süreçte... Tazelenme ve inkişaf vuku bulur belki de bu değişim rüzgarının etkisiyle... Görelim bakalım... 

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaybolan Nesil için Ağıt

Pazar Yazıları No: 062 Kaybolan Nesil için Ağıt ​"A Requiem for a Lost Generation" Uzun süredir yazı yazmaktan imtina ediyordum. Aslında her hafta konular hazırdı aklımda. Pek çok güzel konu ve şiirler uçuşuyordu zihnimde. Nedense hep son anda vaz geçip yazmadım haftalarca.  Hatta bir ara 'Eat, Pray and Love' romanında geçen bir cümle vardı Italyan hayat felsefesini yansıtan "dolce far niente" (the sweetness of doing nothing") yani özetle: Hayatın koşturmacasından uzaklaşıp çabasızca zaman geçirmenin keyfini sürme konusu aklımda idi. "Ignorance is bliss" tadında idi vaz geçtim... Hayalim ise: bir sahil kasabasında kumsala bakıp dalgaları izlemek veya bir parkta öylesine oturmak ve boş hayallere dalmak gibi amaçsız işler peşinde koşmaktı ve üstelik niyetim de bunu yeni aldığım Moka Pot'umda yaptığım filtre kahve eşliğinde yapmanın tadından bahsetmek idi internetten İngilizlerin 'picturesque' (tablo gibi) dedikleri Amalfi...

Aşk mı yoksa Limerans mı?

Aşk mı yoksa Limerans mı? Uzun süredir anlamaya ve tanımlamamaya çalıştığım bir kavram Aşk (baş harfi her daim büyük harfle!). Üzerine milyonlara sayfa yazı, yüzbinlerce şiir yazılmış, binlerce şarkı ve film yapılmış, pek çok insanı da psikolojik yıpranmaya sürüklemiṣ karmaşık bir duygu durumu.  Peki ne kadar gerçek aşk dediğimiz duygu? Bazen bir sanrı, belki de bir yanılsama mı? Bir geçici delilik veya sarhoşluk hali mi? Meczupluk mu aşk? Kendinden vaz geçmek mi? Yoksa kendi narında eriyip yok olmak ve küllerinden yeniden doğmak mı Aşk?  Bu konuların pîrî, üstat Alain de Botton şöyle diyor:  "We end up lonely because we have a wrong theory of love." Yani (yazının hepsini okuduğum için şerh düşerek) aşk hakkında zihnimizde toplumun dayattığı, idealize edilmiş, romantik ve mitleştirilmiş bir hayali beklenti oluştuğu için (kısaca özünde) yanlış bir aşk kuramı ile beklentiye sürüklendiğimiz için eninde sonunda yalnızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor ilişkil...

Masal

Masal ... Neden olsun isteriz, Masallardaki aşklar gerçek? Mutlu gülüşler sonsuz, Birliktelikler, sorunsuz? ... Niye çok isteriz hep? O da beni - benim kadar, Ve hatta benden de çok... Daha da çok sevsin diye? ... Nedir karşılıksız aşkları; Bu kadar değerli ve unutulmaz, Kavuşulan aşkları ise sıradan yapan? Nedir aşkı, maşuktan bile kopartan? ... Niye bekleriz hep, tutkuyla sevip de, Karşılık bulamadığımız aşklar; Önümüzde serpilip büyüsün diye, Bilerek ve beyhude bir çırpınış ile? ... Neden çok sevilen anlamaz, Sevildiğini ve değer verildiğini? Bu güzel masalın her harfinin Bizzat kendisi için; yazılıp, çizildiğini?  ... Neden küçümsenir ki sevenin sevgisi? Niye görülmez bülbüle yâr olan gül bahçesi? Niçin hep bir inat, hep bir tafra yüceltir, Ve daha değerli kılar, yarım bırakılan sevgiyi? ... Karşılık almadan sevebilmek, Ne kadar da ilahi ve yücedir, halbuki... Kim, neden heba eder ki aşığının sevgisini? Ve rehberi yapar boş yere kendi ümitsizliğini? ... Sen de biliy...